![]() |
DONUK VE CANSIZ BİR KARAKTERLE PROTESTO EDENLER Sevgilerine karşılık göremedikleri için sevgi göstermediklerini bahane etmeleri Şeytanın ilhamı ile hareket eden kişilerin oynadıkları oyunlardan biri de 'kendileri çok sevdikleri halde sevilmediklerini iddia etmeleri ve bu sebeple de soğuk ve donuk bir tavır sergilemeleri'dir. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, şeytanın ahlakını benimseyen bir insanın, bu özellikleriyle birlikte sevilebilmesi mümkün değildir. Bu kişinin belki de pek çok güzel ahlak özelliği vardır; belki çevresindeki insanlardan sevgi beklerken kendisine bu özelliklerini ölçü almaktadır. Ancak şeytana uyularak yapılan hareketler insanın sahip olduğu güzel özellikleri de gölgeler. Örneğin bir insan her ne kadar çalışkan, fedakar ya da ince düşünceli olursa olsun, şeytanın etkisiyle negatif bir kişilik yaşaması, yüzüne mat anlamsız donuk bakışlar vermesi, çevresindeki insanlara karşı soğuk ve resmi bir tavır içerisine girmesi onun olumlu özelliklerini de şüpheli hale getirir. Çünkü asıl önemli olan, kişinin güzel ahlakı Allah korkusundan dolayı yaşamasıdır. Eğer kişi bazı konularda güzel özellikler gösterirken, bazı konularda tam tersi bir ısrar gösteriyorsa, bu kişinin olumlu özelliklerini de Allah korkusundan dolayı yaşadığından emin olunamaz. Bu da bu kişiye karşı derin bir sevgi duyulmasını engeller. Ayrıca şunu da hatırlatmak gerekir ki, müminlerin bir kişiye Allah rızası için hatasını söylemeleri, ahireti için onu kötülüklerden sakındırmaları en samimi sevgi gösterilerinden biridir. Ancak şeytani mantıkları nedeniyle her konunun altında bir olumsuzluk arayan bu kişiler, kendilerine yapılan uyarıları da olumlu anlamda algılamazlar. Bu kişilerin nefislerine göre sevgi, kişiye hiçbir eksiğinin, hatasının söylenmemesi, sürekli övülmesi ve takdir edilmesidir. Oysa müminler hatası olan bir kişiye bunu söylememeyi vicdani olarak kabul etmezler. "Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar..." (Tevbe Suresi, 71) ayeti gereği Allah rızası için birbirlerini kötülüklerden sakındırırlar. Nitekim şeytanın etkisindeki kişiler de aslında müminlerin bu konudaki samimiyetlerini ve Allah'ın rızasına uygun hareket ettiklerini bilirler. Ancak ayette bildirildiği gibi, "Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla..." (Neml Suresi, 14) yaptıkları samimiyetsizliği görmezlikten gelirler. Bu tavırları çoğu zaman öyle bir seviyeye gelir ki, yapılan uyarılardan öğüt alıp tavırlarını düzeltecekleri yerde vicdanlarını örtüp onlara şeytanın bir başka yöntemi ile karşılık verirler. Şeytani mantıklarına göre 'kendileri aslında karşılarındaki insanları çok sevmektedirler; ancak kendileri sevilecek ahlakta olmadıkları için kendilerini geride tutarak bir nevi bu kimselere iyilik yapmak istemektedirler.' Elbette ki bu son derece samimiyetsiz, akılsızca ve Kuran'a uygun olmayan bir yöntemdir. Eğer bir insan samimi olarak Allah'tan korkuyorsa ve kötü ahlakından dolayı sevilmediğini düşünüyorsa böyle bir durumda hemen ahlakını düzeltmeyi ve sevilecek hale gelmeyi hedefler. Dahası müminlerin, sevilmeyecek özelliklere sahip bir insana karşı samimiyetsiz bir sevgi gösterisi içerisine girmeyeceklerini, daima Kuran ahlakına uygun şekilde hareket edeceklerini ve bu yöntemlerine karşılık vermeyeceklerini bilir. Buna rağmen söz konusu kişilerin böyle düşüncelere kapılıp, bu doğrultuda hareket etmeleri kendilerine şeytanı veli edinmiş olmalarından kaynaklanır. Sevgisizliklerinin ve soğukluklarının kişilikli tavırlarından kaynaklandığını öne sürmeleri Şeytanın, Kuran'a uygun olmayan bir ahlakı benimsetebilmek için insanlara ilham ettiği düşüncelerden biri de, 'kişilikli ve şahsiyetli bir insan olmanın ancak ciddiyet, soğukluk ve resmiyet gibi özelliklerle mümkün olabileceği'dir. Ancak elbette ki bu ahlakı uygulayan insanların birçoğu, gerçekte kişilikli olmak ile samimi sevgiyi yaşamak arasındaki farkı çok iyi bilmektedirler. Bir insanın şahsiyetli ve kişilikli bir tavır içerisinde olması Kuran ahlakına uygun bir davranıştır; bu nedenle Kuran ahlakını yansıtan diğer özelliklerle çatışması mümkün değildir. Bir insan kişilikli olunca soğuk, samimi, rahat bir tavır içerisinde olunca da kişiliksiz olacak diye bir kural yoktur. Bu tümüyle şeytanın bir aldatmacasıdır ve bu ahlakı uygulayan kişilerin sinsiliğinden kaynaklanmaktadır. Kişilikli olmak; bir insanın aklı başında, şuuru açık, samimi ve güvenilir olması, daha da önemlisi Allah'tan korkan imanlı bir insan olmasıyla mümkün olabilir. Ciddiyet, resmiyet gibi özellikler ile kişilikli olmanın hiçbir bağlantısı yoktur. Tüm bunlar, söz konusu kişiler tarafından da çok iyi bilinmektedir. Nitekim onlar da öne sürdükleri mantığı şeytani bir ahlaka meşru bir zemin hazırlayabilmek için, yalnızca bir bahane olarak kullanmaktadırlar. Önceki satırlarda detaylı olarak anlatıldığı gibi, içlerindeki büyüklük ve kibir duyguları nedeniyle karşılarındaki insanlara sevgi göstermek nefislerine ağır gelmektedir. Ya da bu kişilerin herhangi bir tavırlarını protesto etmek, onlara bir şekilde bir mesaj vermek, küskünlüklerini, kızgınlıklarını ifade etmek için kasıtlı olarak soğuk davranmaktadırlar. Tüm bunları açıktan açığa uygulamalarının Kuran ahlakına uygun olmayacağını bildikleri için de, bunu şeytanın gizli yöntemleriyle, sessiz bir dil ile ifade etmeye çalışmaktadırlar. Sonuç olarak cansız ve donuk, soğuk ve sevgisiz bir karakter göstererek, çevrelerindeki insanlara gizli imalarda bulunmak isteyen kimselerin asıl sorunları kalplerindeki samimiyetsizliktir. Gerçekte Allah'tan yeteri kadar korkmaz, imanı ve Kuran ahlakını gereği gibi yaşamaz ve müminleri kendilerine tam olarak dost edinmezler. Sahip oldukları Allah korkusu ve yaşadıkları din ahlakının iman edenleri ne kadar güvenilir kişiler haline getirdiklerini bildikleri halde, onlara gereği gibi güvenemezler. "Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah, O'nun elçisi, rüku' ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren müminlerdir." (Maide Suresi, 55) ayetiyle bildirildiği şekilde onları kendilerine dost ve sırdaş edinemezler. Kalplerindeki bu hastalık tavırlarına yansımakta ve bu nedenle onlara gereği gibi sevgi ve samimiyet gösterememektedirler. Oysa Allah "Kim Allah'ı, Resulü'nü ve iman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır." (Maide Suresi, 56) ayetiyle insanın ancak bu şekilde başarıya ulaşabileceğini hatırlatmıştır. Bu ahlaktan yüz çeviren insanın dostu ise şeytan olacaktır. Böyle bir dostluğun sonucu ise Kuran'da şöyle açıklanmıştır: ... Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. (Nisa Suresi, 119) İnsanlar güvendikleri kişilerin yanında çok rahat ve doğal davranır, onların kendileri ile ilgili bilgi sahibi olmalarından rahatsız olmazlar. Örneğin bir anne çocuğu ile ilgili her konuyu bilir. Bu konu onun bir eksikliği veya hatası da olsa, karşılıklı olarak iki taraf da bundan rahatsız olmaz. Anne çocuğunun iyiliği için bu hatasını düzeltmesine yardımcı olur, çocuğu da annesinin iyi niyetini bildiği için hiçbir çekingenlik duymaz. Çocuğunun ne tür bir hatası olursa olsun annesi ona her zaman sevgi gösterir, fedakarlıkta, iyilikte hiçbir zaman kusur etmez. Annesinin şartsız sevgisinden emin olan çocuk da annesine doğal olarak daimi bir sevgi ve yakınlık duyar. Aralarında geçen hiçbir konunun bu sevgiyi engelleyebileceğini düşünmez. Allah'ın rızasına uyan ve Allah korkusuna dayalı bir birliktelik içinde olan müminler için de benzer bir durum söz konusudur. Müminler dünyada ve ahirette sonsuza kadar birlikte olma niyetiyle biraraya gelirler. Kuran'ın "Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız..." (Al-i İmran Suresi, 103) ayetiyle bildirildiği gibi, birbirlerini kardeş yakınlığında severler. Birbirlerine karşı hiçbir çıkar ilişkisine dayanmayan, sadece Allah sevgisine dayalı, Allah'ın rızasının ölçü alındığı kesintisiz bir sevgi duyarlar. Hatta ahlakları güzelleştikçe ve Allah'ın rızasını kazanma konusundaki çabaları arttıkça birbirlerine duydukları sevgi ve bağlılık da giderek artar. Ancak şeytanın etkisi altındaki kişiler böyle bir anlayış içerisinde değildirler. Çünkü onların kafalarında yer eden düşünceler samimi müminlerin düşüncelerinden çok farklıdır. Allah'a ve müminlere olan bağlılıkları yeteri kadar güçlü olmadığı için onlarla gerçek bir dostluk ve yakınlık kuramazlar. Bundan dolayı karşılıksız ya da tek taraflı sevgiye niyet etmekten kaçınır, daima temkinli hareket ederler. Elbette ki bu tavırları her konuda olduğu gibi kendilerinden başka hiç kimseye zarar vermez. Allah'ın en güzel nimetlerinden biri olan sevgi göstermeyi, sevgi görmeyi, yakınlığı, ilgiyi yaşamayarak sadece kendi kendilerini bu güzelliklerden mahrum bırakmış olurlar. Çevreleri ne kadar kalabalıkmış gibi gözükse de içinde bulundukları kibirli hal ile aslında yapayalnız bir hayat yaşarlar. Gösterdikleri bu Kuran'dan uzak ahlak nedeniyle "Bundan dolayı bugün, kendisine hiçbir sıcak dost yoktur." (Hakka Suresi, 35) ayetiyle bildirildiği gibi, ahirette de dostları olmayacaktır. Güzel sözden, iltifattan, hoşsohbet olmaktan kaçınmaları Allah Kuran'da güzel sözün önemini şöyle bir örnekle hatırlatmıştır: ... Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir. Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Allah insanlar için örnekler verir; umulur ki onlar öğüt alır-düşünürler. (İbrahim Suresi, 24-25) Ayrıca Allah başka bir ayette de insanlara sözün en güzelini söylemelerini bildirmiş, aksinde şeytanın araya girip insanların aralarını açıp bozacağını şöyle haber vermiştir: Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır. (İsra Suresi, 53) Hayatlarının her anını Allah'ın razı olacağı şekilde yaşama niyetinde olan müminler bu ayetler doğrultusunda her zaman güzel sözler söylemeyi kendilerine hedef edinmişlerdir. Kendilerini şeytanın istekleri doğrultusunda yaşamaya ayarlamış olan kişiler ise pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da tam tersi bir tavır takınırlar. Güzel sözden, iltifattan, hoşsohbet olmaktan kaçınmalarının ise birçok sebebi vardır. Bu kişilerin her konuda olduğu gibi güzel sözlü olma konusunda da karşılarına çıkan ilk engel "kibirleri"dir. Kibirli bir insanın başlıca özelliği kendi nefsini ön planda tutması; diğer tüm konuların, hatta asıl amacı olan Allah'ın rızasını kazanma çabasının dahi nefsinden sonra gelmesidir. Böyle bir kişi, kendisi için hayati önemi olan büyüklenme duygusunu bir kenara bırakıp çevresindeki insanlara güzel sözler söylemeyi, iltifatta bulunmayı ve onlarla hoş sohbetler yapmayı son derece zor görür. Çünkü ona göre en akıllı insan kendisidir, kendisi o kadar akıllıyken başka birini kendi isteğiyle övmesi mümkün olmayacaktır. Yine ona göre en mantıklı da kendisidir ve onun kadar mantıklı bir insanın başka bir kişinin sözlerini dinleyip ona uyması yersiz olacaktır. Ona göre en güzel özelliklere sahip olan da kendisidir, o zaman onun iltifat etmesi değil, ona iltifat edilmesi gerekmektedir... Şeytanın etkisine giren bu kimselerin güzel söz söylemekten kaçınmalarının bir diğer nedeni ise kalplerindeki "kin ya da kıskançlık" duygularıdır. Allah insan nefsinin kıskançlığa ve bencilliğe elverişli olduğunu "... Nefisler ise 'kıskançlığa ve bencil tutkulara' hazır (elverişli) kılınmıştır..." (Nisa Suresi, 128) ayetiyle açıklamıştır. Allah'tan korkup sakınan müminler bu ayet gereği kıskançlıktan Allah'a sığınır ve nefislerinin bu yönünü eğitirler. Çevrelerindeki her olayda Allah'ın üstün tecellilerini fark eder ve bunları coşkuyla dile getirmekten kendilerini alamazlar. Güzellikler, nimetler ve başarılar karşısında duydukları sevinci ısrarla gündeme getirerek Allah'ın nimetine karşı olan şükürlerini ifade ederler. İçlerinde yaşadıkları sevgiyi, coşkuyu doğal olarak dışa vururlar. Şeytana uyan kimseler ise, nimetlerden zevk alamaz, huzurlu bir hayat yaşayamazlar. Kendileri böyle bir hal içerisindeyken, çevrelerindeki samimi müminlerin nimetlerden derin zevk almaları, mutlu, huzurlu neşeli olmaları onları içten içe bir kıskançlık ve öfkeye sürükler. Oysa aynı güzel hayatı yaşamak onların da elindedir. Allah iman edip salih amellerde bulunan, güzel ahlak gösteren her insana bu güzel hayatı vadetmiştir. Kendi seçimleri doğrultusunda şeytanın ahlakını benimsedikleri için yaşadıkları huzursuz hayat nedeniyle bundan mahrum kalıp, ardından da bu nimete sahip olan müminlere haset ederler. İçlerinde gizlenen ve şeytanın telkinleriyle giderek büyüyen bu kin ve kıskançlığı açıkça dile getirmekten çekindikleri için, şeytanın sessiz diline başvururlar. Güzellikler, nimetler, başarılar karşısında sessiz kalmayı ve susmayı tercih ederler. Bunları mümkün olduğunca hiç ağızlarına almaz, geçiştirmeye çalışırlar. Öfkelerinden "sessiz protesto" yöntemine başvurarak olumsuz düşüncelerini ve hoşnutsuzluklarını kararlı bir sessizlikle ifade etmeye çalışırlar. Bu kişilerin güzel sözler söyleyip iltifat etmekten, candan bir sohbet ortamı oluşturmaktan kaçınmakla yapmak istedikleri bir başka şey ise, karşılarındaki kişilere "değer vermediklerini vurgulamak" tır. Ancak bunun nedeni karşılarındaki kişileri gerçekten değersiz görmeleri değildir. Bunu nefislerine ağır geldiği için kıskançlıklarından ya da kibirlerinden dolayı yaparlar. Ancak kitabın başından beri dikkat çektiğimiz tüm gizli kötülüklerde olduğu gibi bu tavırlarında da kendilerini açıkça deşifre etmemeye, yalnızca ispat edilemeyecek nitelikte eylemlerde bulunmaya büyük özen gösterirler. Eğer herkesin güzel sözler söylediği bir ortamda bulunuyorlarsa, tamamen sessiz kalmalarının içlerindeki bu kötülüğün anlaşılmasına neden olacağını bildikleri için bu tür durumlarda farklı bir yönteme başvururlar. Kimi zaman sanki uygun kelime bulamıyormuş gibi tutuk konuşmalar yapar, kimi zaman anlatmak zorunda kaldıkları sözlere samimiyetsizlik eklerler. Kimi zaman ağızlarından yanlış bir söz çıkmış, anlatacaklarını istedikleri şekilde ifade edememiş gibi yaparak gizli bir dille bu konudaki isteksizliklerini ve soğukluklarını ortaya koyarlar. Kimi zaman da önce güzel bir söz söylüyormuş ya da samimi bir iltifat ediyormuş gibi yapıp ardından ekledikleri bir başka sinsice tasarlanmış cümle ile bunun anlamını değiştirmeye veya etkisini kırmaya çalışırlar. Şeytanın etkisinde oldukları için, bir şeyi gerçekten beğendikleri halde, gururlarına ağır geldiği için bunu gerçek değerini hissettirmeyecek kelimelerle övmeye çalışırlar. Örneğin "çok güzel" ifadesi yerine "fena değil" gibi geçiştirici sözlerle konuyu önemsiz göstermeye gayret ederler. Bunlar gibi samimiyetsizliklerini vurgulamak için kullandıkları daha pek çok ince metod vardır ve bunların her biri şeytan işi sinsice yöntemlerdir. Bu konuda bilinmesi gereken ise, gösterdikleri sinsi tavırlarla, sarf ettikleri mesaj dolu sözlerle yalnızca kendilerini sıkıntıya soktuklarıdır. Bunların hiçbiri samimi müminlere etki etmez, zarar veremez. Aksine müminlerin kalplerinde samimiyetsizlik olan kimseleri tanımalarına ve şeytanın insanlara nasıl bir oyun oynadığını görmelerine vesile olur. İlgi çekmek için kendilerini esrarengiz gösterme çabaları Şeytanın etkisindeki kişilerin çevrelerindeki insanların ilgisini çekebilmek için başvurdukları sessiz yöntemlerden bir diğeri ise, kendilerini "esrarengiz kimseler olarak tanıtmaya çalışmaları" dır. Bunun için de bu bölümün başından beri anlattığımız durgun, sessiz ve cansız bir karaktere bürünürler. Kendilerini olduklarından daha farklı göstermeye çalışırlar; ama bu farklılığın gerçek hallerinden daha olumsuz bir izlenim bırakmasına özen gösterirler. Bunun onlara nasıl bir çıkar sağlayacağı ise meçhuldür. Çünkü hiçbir insan kendisini çevresine kötü bir insan olarak tanıtmak istemez. Pek çok iyi özelliği varken, olumsuzluklarını ön plana çıkarıp vurgulamayı talep etmez. Aksine her zaman olduğundan daha akıllı, daha güzel huylu, daha kişilikli, daha güvenilir biri olarak tanıtmak ister. Bir insanın böyle bir çaba içerisine girmesi, hiç kuşkusuz ancak şeytanın bu insanın doğru yolları üzerine oturması ve onu şaşırtıp saptırmaya çabalamasıyla gerçekleşir. Ele aldığımız tüm diğer yöntemler gibi, şeytanın bu sinsi metodu da Kuran ahlakıyla hiçbir şekilde bağdaşmamaktadır. Öncelikle imanı kavrayan bir insan hiçbir zaman için kendisini bile bile esrarengiz bir kişi olarak tanıtmaz. Tam aksine ne kadar açık, net ve samimi bir kişiliğe sahip olduğunu, dürüstlüğünü, güvenilirliğini elinden gelenin en fazlasıyla belli etmeye çalışır. Esrarengiz davranışlarda bulunup, kendini olduğundan farklı tanıtmanın, gizemli konuşmalar yapmanın münafık karakterli insanların özelliği olduğunu bilir. Kuran'ın pek çok ayetinde, peygamberlerin gönderildikleri toplumlara kendilerini tanıtırlarken öncelikle güvenilir kimseler olduklarını vurguladıklarına dikkat çekilmiştir. Ayetlerde Hz. Nuh'un kavmine kendisini şöyle tanıttığı bildirilmektedir: Hani onlara kardeşleri Nuh: "Sakınmaz mısınız?" demişti. "Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin." (Şuara Suresi, 106-108) Salih müminler kendilerine peygamberlerin bu ahlakını örnek alırlar. Şeytana uyan insanlar ise tüm bu gerçekleri çok iyi bildikleri halde, bulanıklaşan akılları ve iyice örttükleri vicdanlarının zayıflığı nedeniyle ısrarla şeytanın yöntemine sarılırlar. Bir türlü anlaşılamayan, çözülemeyen dolayısıyla ne düşündüğünün, ne hissettiğinin anlaşılabilmesi için sürekli üzerine düşülen bir kişi olmanın kendilerini önemli bir konuma getireceğine inanırlar. Bu nedenle karşı tarafı kendileriyle alakadar edebilmek için sürekli olarak kendilerini sırlarla dolu, anlaşılamaz, neyi niçin yaptığı bilinmeyen bir insan olarak tanıtırlar. Ancak üzerlerine düşülmesi de onları rahatlatmaz. Kendilerini esrarengiz göstermekle ne elde etmeyi hedeflediklerinin kendileri de tam olarak şuurunda değillerdir. Tek farkında oldukları ilgi çekmek istedikleridir; bunun sonucunda çevrelerindeki insanların sevgilerini mi buğzlarını mı kazanacaklarını hiç hesaba katmazlar. Şeytan konunun bu önemli kısmını onlara unutturur. Bunu ancak yaptıkları şeytani davranışların açmaz bir yol olduğunu anladıklarında düşünmeye başlayacaklardır. Ne istediklerinin anlaşılması için kendilerine onlarca soru sorulsa, bunların hiçbiri onları çözmeye yetmez. Özellikle hep üstü kapalı cevaplar verirler ki ne demek istediklerinin anlaşılması için kendilerine yeniden sorular sorulsun. Bu şekilde çevrelerindeki insanların ana gündemini oluşturabileceklerini düşünürler. Bu, karşı tarafın onlara çok değer verdiğinin ve onları kazanmak için her türlü zorluğa katlanacağının bir işareti gibidir onlara göre. O zaman bu duruma şahit olan diğer insanların da kendilerine ona göre bir değer vereceklerini, onları gözlerinde daha üstün bir yere koyup "bu kişiler gerçekten önemli" diye düşüneceklerini sanırlar. Bir tavır bozukluğundan böyle bir sonuca varmak ise, ancak üstünlük ölçüsünün takva ve Allah'a yakınlıkla olabileceğini düşünmeyen, Kuran ahlakıyla hareket etmeyen insanlar için geçerli olabilir. İman sahipleri böyle bir tavrın Kuran'a uygun olmadığını bilirler. Bu nedenle Müslümanlar dürüst bir kişiliğe sahip olan insanlardır; neyi neden yaptıkları da çok açıktır. Hiçbir hareketleri şaibe taşımaz, şüphe uyandırmaz. Kuran ahlakıyla hareket ettikleri için, bir şey yaptıkları ya da söyledikleri zaman bu Allah'ın izniyle çevrelerindeki insanlar üzerinde mutlaka olumlu bir etki bırakır. "Neden böyle dedi", "bir şey mi ima etmeye çalıştı", "ne demek istedi" gibi şüpheler oluşmaz. Esrarengiz bir izlenim oluşturmaktan itinayla kaçınırlar. Kuran'ın "Ancak Allah size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde süsleyip-çekici kıldı ve size inkarı, fıskı ve isyanı çirkin gösterdi. İşte onlar, doğru yolu bulmuş (irşad) olanlardır." (Hucurat Suresi, 7) ayetiyle bildirildiği gibi, Allah iman edenleri hidayete yöneltmiş, şeytanın ahlakını onlara çirkin göstermiştir. Ancak şeytanın sinsi hesaplarıyla hareket ettikleri için Kuran ahlakından uzaklaşan kişiler esrarengiz olmayı daha cazip ve dikkat çekici görürler. Kendilerini diğer insanlardan farklı gösterme arzusu daha ağır bastığından şüpheli, tedirgin edici ne düşündüğü bilinmeyen, planları, sırları çözülemeyen bir insan görünümüne bürünürler. Ardından da Müslümanların kendilerini çözmelerini, ne tür beklentileri olduğunu anlamalarını beklerler. Oysa Müslümanlar güzel ahlakı tüm yeryüzünde yerleşik kılmak gibi çok önemli sorumluluklar üstlenmiş olan insanlardır. Ancak kendilerini olduklarından çok daha fazla büyütüp önemli gören bu kişiler, tüm konuların bir kenara bırakılarak en çok kendileriyle alakadar olunmasını beklerler. Kendilerine çok fazla değer verir, diğer insanların da bu şekilde değer vermesini beklerler. Bu bakış açıları doğrultusunda şeytanın sinsi oyunlarına başvururlar. Kendilerince karşılarındaki insanları bir sınava tabi tutarlar. Kendilerine ne kadar değer verildiğini onların kendi üzerlerine düşme ölçüleriyle tespit etmek isterler. Gerçekten sevilip sevilmediklerini, kendilerine güvenilip güvenilmediğini ölçmek için bu sinsi ve akılsızca yöntemi kullanırlar. İstedikleri takdirde sadece bir niyet değişikliğiyle ortadan kaldırabilecekleri bozuk tavırlarını, ancak üzerlerine düşüldüğünde değiştirmeye kararlıdırlar. Onların çarpık mantıklarına göre bu alaka onların sevilme ölçüsüdür; eğer gerçekten değer verilip seviliyorlarsa karşılarındaki insanların bunu yoğun ilgi ve alakayla göstermeleri şarttır. Artık 'kötülüğü örgütleyip düzenleyenler', Allah'ın, kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden veya şuuruna varamayacakları yerden azabın gelmeyeceğinden emin midirler? (Nahl Suresi, 45) Böylece bu insanların bir türlü çözülemeyen esrarengizliklerinin, durgunluklarının nedenleri ve öne sürdükleri tüm bahanelerin asılsız olduğu ortaya çıkmış olur. Gerçekte kalplerinde büyük bir öfke vardır; bunu her ne kadar saklasalar da "Allah, saklı tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınızı bilir." (Nahl Suresi, 19) ayetiyle haber verildiği gibi, Allah buna şahittir. Uyuşukluk ve tembellik haliyle gizli mesajlar vermeye çalışmaları Donuk ve sessiz bir karaktere bürünerek kötülüğün gizli diliyle çevrelerindeki insanlara mesajlar vermeye çalışan insanların birçoğu bu amaçla uyuşuk, ağır ve dalgın tavırlar sergilerler. Bu şekilde şevksizliklerini, isteksizliklerini, bir şeylerden huzursuzluk duyduklarını sessiz bir dille çevrelerindeki insanlara hissettirmeye çalışırlar. Diğer insanlarla kıyaslandığında bu kimselerin bir kısmının davranışlarında yoğun bir ağırlık fark edilir; bu durum yürüyüşlerinden, oturup kalkmalarına, yemek yemelerine, temizlik yapmalarına, kısacası herşeylerine hakimdir. Aynı şekilde dalgınlıkları da dikkat çekicidir. Herkes konuşurken onlar uzaklara bir yerlere bakıp kalırlar; sohbet ortamından kopar, ancak ara ara tekrar bu kişilerle bağlantıya geçerler. İlginç olan ise, çok gerçekçi bir izlenim vermelerine rağmen aslında tüm bunları taklit olarak yapmalarıdır. Amaçları buraya kadar anlattığımız tüm tavır bozukluklarında olduğu gibi, gizliden gizliye kötü ahlaklarını canlı tutabilmektir. Kuşkusuz bu da diğer kasıtlı tavırlarında olduğu gibi son derece zordur. Neşeli, hareketli ve dışa dönük bir insanın irade kullanarak günün 24 saatinde kendisini ağırlaştırması, donuklaştırması, sessizleştirmesi, hareketsiz ve uyuşuk hale getirmesi... Üstelik buna bir gün iki gün değil neredeyse hayatı boyunca dayanabilmesi... Şeytan bu insanları güzel bir hayattan mahrum edebilmek için onlara bu yöntemi cazip gösterir ama aynı zamanda onlara öyle büyük bir oyun oynar ki, böyle bir tuzağa düştüklerini anladıklarında genellikle zaten şeytan çoktan amacına ulaşmış olur. Şeytan, adeta hipnoz yapmış gibi bu kişileri etkisi altına alır. Söz konusu tavırları göstermeleri konusunda onları sürekli teşvik eder, öyle ki sonunda bu hal onların doğal kişilikleri haline gelebilir. Artık isteseler de bu uyuşuk, uykulu, ağır halden kurtulmanın yolunu göremeyecek bir tavır içerisine girebilirler. İçlerinden neşelenmek, canlanmak, hareketli olmak gelmeyebilir. Şeytanın etkisindeki insanlar, imana karşı verdikleri ısrarlı mücadele sonucunda bedensel olarak yıprandıkları gibi zihnen de çok yorgun, dikkatleri dağınık bir hale gelebilirler. Sürdürdükleri bu yorucu mücadele sonucunda bedenleri ve zihinleri iflas eder. Dikkatli iken dikkatsiz, canlı iken cansız bir insan haline gelirler. Bedensel olarak güçsüzleşir, hastalıklara açık bir bünyeye sahip olurlar. Bağışıklık sistemleri, sinir sistemleri güç kaybeder. Bunların etkileri hızlı bir şekilde bünyelerinde kendini gösterir. Ciltlerinde, yüzlerinde, bedenlerinde bu mücadelenin izleri oluşmaya başlar. Zamanla birlikte hızlı bir yaşlanma sürecine girebilirler. Kasları güçsüzleşir. Yüzlerinde derin çizgiler oluşur. Göz altları çöker ve kararır. Saçları, tırnakları zayıflar. Ufak bir hava değişiminde bile kolayca hastalanabilirler. Unutkanlık, zihin yorgunluğu, düz konuşamama, yoğun ağlama eğilimi, stres gibi sinirsel etkiler görülür. Algılamada ciddi sorunlar yaşamaya başlayabilirler. Duyuları çok iyi işlerken kendilerine söylenen şeyleri duymayabilir, yanan bir yemeğin kokusunu alamayabilirler, sese ve kokuya karşı hassasiyetleri azalabilir, tehlikeye karşı algıları zayıflayabilir. Bu kasti durgunlukları bir süre sonra kendilerine zarar vermeye başlar. Örneğin kesici aletleri ya da teknik bir aleti kullanırken, basit bir tamirat yaparken dahi hem kendilerine hem de başkalarına tehlike saçabilirler. Bu ahlakı yaşayan kimi insanlar vicdanlarına karşı içlerinde verdikleri yoğun mücadele nedeniyle fiziksel olarak da bitkin düşebilirler. Hareket kabiliyetleri gittikçe azalmaya, ağırlaşmaya başlayabilir. Hızlı hareket edemezler. Üzerlerinde karşı tarafı rahatsız edecek bir ağırlık, uyuşukluk görülür. Her fırsatta yalnız kalıp, insanlardan uzaklaşmaya, bir kenara çekilip yatmaya ya da uyumaya eğilim gösterirler. Vücutlarının normal ihtiyacının çok üzerinde bir uyku uyurlar. Buna rağmen yine de dinçleşemez; yine uyumak ve yine dinlenmek isterler. Vicdanları üzerinde oluşan yoğun baskı nedeniyle bünyelerinin güçsüzleştiğini, hastalığa açık, zayıf bir hale geldiklerini kendileri de fark ederler. Öncesinde ne kadar çalışkan ve aktif olsalar da, sinsice kurdukları tuzaklar onlara durgunluk, aşırı ağırlık ve bitkinlik olarak geri döner. Kan hastalarındakine benzer türde ciddi bir hareket ağırlığı görülür. Böyle bir kişinin saçını düzeltmek için kolunu kaldırması, başını sağa sola çevirmesi bile normal bir insanda olduğu gibi olmaz. Son derece ağır, kesik kesik hareketlerle yürürler. Yemek yemeleri, bir iş verildiğinde bu işi bitirmeleri çok uzun sürer. Ellerine bir kitap alıp yatağa uzanır ama kitabın daha birinci veya ikinci sayfasında uyuya kalırlar. Kapı çalınsa duymaz, yanlarında birisi tehlike atlatsa onu fark edip müdahale edemezler. Ayrıca hem fiziksel hem de zihinsel anlamda yaşadıkları tüm bu sıkıntıların başka insanlarda da görülebilen normal rahatsızlıklar olduğunu öne sürerek içerisinde bulundukları durumu anlamazlıktan gelmeye çalışırlar. Oysa bu ahlakta yaşamayı tercih ettikleri, kendilerini sadece dıştan değiştirip içte sakladıkları gizli kötülükleri terk etmedikleri için böyle bir karşılık almaktadırlar. Görüldüğü gibi sinsilikle, samimiyetsizlikle bir şeyler elde etmeye çalışan insanlar, kendi kurdukları tuzağa kendileri düşmektedirler. Şeytanla işbirliği yapıp çıkar elde edebileceklerini sanırlarken, şeytanın oyununa gelmekte, büyük bir kayıp içerisine girmektedirler. Durgunluğu, ağırlığı, soğukluğu bir koz olarak kullanacaklarını sanırlarken, tüm bunlar bir hastalık gibi bünyelerini sarıp kuşatmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki samimi olarak bu durumdan kurtulmak isteyen kişi şeytan ile işbirliğini bıraktığı, Allah'a ve Kuran'a teslim olduğu takdirde, Allah'ın dilemesiyle üzerindeki şeytanın etkisi kalkacak ve bu kişi hem kendisine hem de çevresine nimet olacak bir ahlak kazanacaktır. Herşeyden vazgeçmiş gibi ölümü bekleyen bir karakter sergilemeleri Kötü ahlakın verdiği vicdani sıkıntı ve yaptığı ciddi baskı bir insanın uzun süre dayanabileceği bir durum değildir. Allah korkusu olan, şuuru açık bir insan bu vicdan azabına fazla dayanamaz ve hemen Allah'a sığınıp O'na teslim olur. Normal bir akıl seviyesine sahip olan her insan vicdan üzerindeki bu baskının bedenine ciddi şekilde zarar verdiğini, çok sağlıklı bir insanın bedeninin bile buna uzun bir süre dayanamayarak iflas edebileceğini hisseder. Vicdan azabı insanı maddi manevi çok büyük bir sıkıntı içine sokar. Kuran'da, doğru olan tavrın Peygamberimiz (sav)'e destek olmak olduğunu bildikleri halde, bundan kaçınan kimselerin yaşadığı vicdan azabının şiddetine şöyle dikkat çekilmiştir: (Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı). Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti ve O'nun dışında (yine) Allah'tan başka bir sığınacak olmadığını iyice anladılar. Sonra tevbe etsinler diye onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, (yalnızca) O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir. (Tevbe Suresi, 118) Kuran'da verilen bu örnekte olduğu gibi, Kuran ahlakına uygun hareket etmeyen her insan benzer bir vicdan azabı içerisinde yaşayacaktır. Bu Allah'ın insanlara bir rahmeti, doğru yolu görmeleri için yarattığı özel bir durumdur. Ancak şeytanı kendilerine rehber edinen kimseler, bu durumu da görmezlikten gelir ve vicdanlarının sesine uymamakta diretirler. Bunun yerine azap ve sıkıntı içerisinde yaşamayı, nimetlerden güzelliklerden zevk almadan ömür tüketmeyi kabullenirler. Kuran'ın ". kafirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden umut kesmez" (Yusuf Suresi, 87) ayetiyle bildirildiği gibi, umutsuzluğa kapılmaları nedeniyle imandan ve imanın kazandıracağı huzur ve mutluluktan giderek uzaklaşırlar. Allah Kuran'da, şeytandan başka hiçbir dostları olmadan, mutsuz ve bedbaht bir hayat sürdükleri halde yine de öğüt almaktan ısrarla kaçınan bu insanların durumunu ise şöyle haber vermiştir: Allah'tan 'içi titreyerek korkan' öğüt alır-düşünür. 'Mutsuz-bedbaht' olan ondan kaçınır. (A'la Suresi, 10-11) Oysa Allah insanlara mutlu olmanın, tüm bu sıkıntılardan kurtulmanın yolunu göstermiştir. Bunun ancak Allah'ın gösterdiği hidayet yoluna uymakla mümkün olacağı Kuran'da şöyle bildirilmiştir: ... kim Benim hidayetime uyarsa artık o şaşırıp sapmaz ve mutsuz olmaz." (Taha Suresi, 123) Söz konusu kişilerin bu inatçı tutumları, Kuran ahlakının tek çözüm olduğunu anlamaya yanaşmamalarından kaynaklanır. Dünyada ve ahirette mutlu olmaları için kendilerine verilen öğütleri dinlemez, ahlaklarını güzelleştirme konusunda bir gayret içine girmezler. Akıllarını, dikkatlerini ve iradelerini vicdanlarından yana kullanmazlar. Oysa Müslümanlar, bunun tam tersine, kendilerini değiştirmek için irade kullanırlar. Kendilerine verilen öğütlere karşı son derece duyarlı davranır, dikkatlerini bu konulara verirler. Çünkü Rabbimiz'e olan inançları gereği, yalnızca Allah'ın rızasını kazanabilmek için kendilerinde değişiklik yaptıkları takdirde, Allah'ın üzerlerindeki nimetleri değiştirip artıracağını bilirler. Allah Kuran'da bu gerçeği şöyle bildirmektedir: Nedeni şu: Bir kavim (toplum), kendinde olanı değiştirinceye kadar Allah, ona nimet olarak bağışladığını değiştirici değildir... (Enfal Suresi, 53) "Rabbiniz şöyle buyurmuştu: "Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir." (İbrahim Suresi, 7) İman sahibi bir insan için hiçbir zaman hiçbir konuda çözümsüzlük söz konusu değildir. Müminler, en zor en karmaşık ve en imkansız görünen durumlarda bile, Allah'ın rahmetiyle insanlara yardımını ulaştırdığını, kendilerini karanlıklardan nura çıkardığını bilirler. Allah'a olan bu sarsılmaz güvenleri nedeniyle Allah'ın izniyle yaşadıkları tüm zorlukların üstesinden gelebilirler. Şeytanın etkisiyle kendisini büyük bir zarara sürüklemiş olan insanların da, bu durumu fark ettiklerinde asıl olarak yapmaları gereken böyle bir ahlak göstermektir. Böyle bir kişi Allah'ın yardımının, rahmetinin çok geniş olduğunu, ayette bildirildiği gibi Rabbimiz'in en güvenilir dost ve yardımcı olduğunu asla unutmamalıdır: "... bir veli (en güvenilir bir dost) olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah yeter." (Nisa Suresi, 45)
|