![]() |
PASİF İNSANLARIN ÖZELLİKLERİ
Akıllarını Kullanmakta Pasif Olmaları Müslümanların en önemli özelliklerinden biri akıl sahibi olmalarıdır. Akıl, zekadan farklı olarak, sadece samimi iman eden insanlarda Kuran'la hükmetmeleri sonucunda oluşan isabetli teşhis etme ve karar verme yeteneğidir. Ancak pasifist kişiler, Kuran ahlakının çok dışında bir anlayışa sahip olduklarından ne kadar taklit etmeye çalışsalar da akılcı davranışlarda bulunamazlar. Çoğu tavırlarından, zihinlerinde ciddi bir pus olduğu, olayları sağlıklı düşünen bir insan gibi kavrayıp anlayamadıkları dikkat çeker. Karşı karşıya kaldıkları olaylardan, Müslümanların Kuran anlayışı içindeki teşhis ve anlayış şekillerinden çok daha farklı sonuçlar çıkarırlar. Samimi müminlerde olduğu gibi net bir şuur açıklığına sahip olmadıklarından, olayların Kuran'a göre taşıdığı hikmetleri düşünüp ortaya çıkarmaya akılları yetmez. Akli bir pasiflik içinde olan kişilerin bu durumlarını ortaya koyan en önemli delillerden biri de çoğu zaman yüzlerinde taşıdıkları anlamsız, donuk ve boş ifadedir. Aklı açık, normal şuura sahip hiçbir insan yüzüne boş ve anlamsız bir ifade vermek istemez. Ancak söz konusu insanlar, bu ciddi zihin durgunluğu nedeniyle çoğunlukla yüzlerinde anlamsız bir ifade ile gezerler. Müslümanlar arasında yaşayan pasifist insanların şuurlarındaki pus, kendileriyle diyalog içine giren insanlar tarafından da teşhis edilebilir. Örneğin sorulara verdikleri cevaplar çoğu zaman tam bir netlik taşımaz. Sorunun karşılığı olan cevap ya eksik olarak alınır ya da hiç alınamaz. Ayrıca bu insanların konuşurken dikkatlerini konuştukları konulara vermeyi başaramadıkları da hemen anlaşılır. Allah Kuran'da akılsız insanların bu hallerine şöyle dikkat çekmektedir: Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sayıyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; hayır, onlar yol bakımından daha şaşkın (ve aşağı) dırlar. (Furkan Suresi, 44) Söz konusu insanlar olayları gerçek manada kavrama yeteneğinden yoksun oldukları için yüzlerinde sürekli bir şaşkınlık, panik ve kuşku ifadesi de göze çarpar. Kendilerinden son derece kolay bir iş yapmaları istendiğinde dahi paniğe kapılmaları, bu işi başarıyla sonuçlandırmalarına engel olur. Sıradan bir işi yaparken bile dikkat açıklığı olmadığı için, kendilerine ve çevrelerindeki insanlara ya da eşyalara kolaylıkla zarar verebilirler. Allah bir ayetinde, azgınlık içinde olanların şaşkınlığına da şöyle dikkat çekmiştir: ...Onları tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda terk ederiz. (En'am Suresi, 110) Samimi Müslüman olmak için Allah'a dua etmeyen, kalplerinde bu konuda bir istek duymayan insanlar, müminlerle uzun ve hikmetli sohbetler de yapamazlar. Dikkatleri çabuk dağıldığından hemen üzerlerinde bir sıkılma ve huzursuzluk hissedilir. Allah, gerçek anlamda iman etmeyen insanların taşıdıkları bu ruh halini şöyle bildirmektedir: Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslam'a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir. (En'am Suresi, 125) Pasifizmi savunan insanlar, özellikle Allah'ın ayetleri okunurken veya Allah anılırken bir an önce konuyu değiştirmeye, dikkatleri başka bir noktaya kaydırmaya çalışırlar. Aklen Allah'ın tüm varlıklar ve olaylar üzerindeki mutlak kontrolünü gerektiği gibi kavrayamadıklarından sohbet konusu seçmekte de zorlanırlar. Oysa bir Müslüman baktığı herşeyde Allah'ın sayısız delillerini görebilir. Aklı sağlıklı olduğundan insanlarla kolay ve samimi bir diyalog kurabilir; Allah'ın yarattığı her güzelliği, her nimeti görüp şevkle bu nimetleri anabilir. Ayetlerin ışığında hikmetli ve özlü konuşmalar yapabilir. Bu kişiler ise akıllarındaki durgunluk nedeniyle ancak suni konular tespit edebilirler ve bunlar üzerinde konuşabilirler. Örneğin giyim, müzik, magazin, siyaset, politika konularındaki bilgileri ya da gazetelerden okudukları köşe yazılarını ve haberleri aktarmakta zorluk çekmezler. Ama Allah'ı anmakta, Kuran ayetlerinin hikmetlerini anlatmakta, iman hakikatlerini dile getirmekte çekimser davranırlar. Elbette bir insanın toplumsal, siyasi, güncel her konuda sohbet edebilmesi, hoşsohbet olması güzeldir. Ancak burada normal olmayan, söz konusu insanların bu konuları Allah'ı anmaya tercih etmeleri ve bir kaçış olarak kullanmalarıdır. Kuran'ı Hayata Geçirmekte Pasif Davranmaları Müslümanlar içinde sürekli pasif bir ruh hali yaşatmaya çalışan ve bu yönleriyle tanınan kişiler Kuran'da yer alan ayetleri, Allah'ın emirlerini bilirler. Ancak müminlerden farklı olarak bu onlarda sadece bilgi olarak bulunur. Müslümanlara ait inanç şeklini ve güzel ahlak özelliklerini tam olarak benimsemez ve yaşamazlar. Bu kişilerin Kuran'a uygun bir ahlaka sahip olmamaları, Müslümanlar arasında sürekli olarak bu yönleriyle dikkat çekmelerine, bozuk ahlak ve karakter yapılarıyla ön plana çıkmalarına neden olur. Pasiflikte direten bu insanlar, aslında en başından itibaren din ahlakını katıksız ve samimi olarak yaşamak için niyet etmemişlerdir. Bu, onların başından itibaren Kuran hükümlerini ve müminlere has ahlak özelliklerini benimsemelerine de engel olmuştur. Allah'ın emir ve yasaklarına uyuyor gibi görünseler de, aslında eskiden beri getirmiş oldukları cahiliye mantıklarını hayatlarından çıkarmazlar. Kuran ayetlerini, aslı olmayan bu cahiliye kurallarıyla birlikte açıklamak gibi sapkınca bir yola saparlar. Bu nedenle Müslümanların genel inanç ve anlayışlarından çok farklı bir anlayış geliştirirler. Menfaatleriyle çatışan, rahatlarını bozan bir olayla karşılaştıklarında hemen tevekkülsüz, sabırsız, korkak, paniğe kapılmış, küstah bir ruh haline bürünebilirler. Din ahlakını gerçek Müslümanlar gibi, Kuran'da bildirildiği doğru şekliyle yaşamaya razı olmazlar. Zaten ahlaklarına ve yaşam şekillerine bakıldığında Müslümanların genel hallerinden çok farklı oldukları hemen görülebilir. Kuran'a uyan Müslümanların samimi, teslimiyetli, akıllı davranışları, hikmetli konuşmaları ve Allah'a yakınlıkları bu kişilerde hissedilmez. Aksine çevrelerindeki insanlara din ahlakını benimsemiş bir kişinin yaşaması imkansız olan bir soğukluk, resmiyet, samimiyetsizlik, yapmacıklık ve gerilim hissi verirler. Kuran'da, Peygamberimiz (sav)'in yanında yer alan insanlar arasında da bu karakterde kişiler olduğuna işaret edilmektedir. Bu kişiler Peygamber Efendimizin çok yakınında oldukları, O'nunla konuşabildikleri, O'nun tebliğlerine şahit oldukları halde, Kuran ahlakına uygun yaşamak konusunda ciddi bir pasiflik içinde olmuşlardır. Hatta Peygamber Efendimiz (sav) gibi mübarek bir insana karşı yalana başvurmakta bir mahsur görmemişlerdir. Allah münafık karakterine sahip insanların bu ahlaklarını şu şekilde deşifre ederek bizlere bildirmektedir: Münafıklar sana geldikleri zaman: "Biz gerçekten şehadet ederiz ki, sen kesin olarak Allah'ın elçisisin" dediler. Allah da bilir ki sen elbette O'nun elçisisin. Allah, şüphesiz münafıkların yalan söylediklerine şahitlik eder. (Münafikun Suresi, 1) Bu kişiler Peygamberimiz (sav)'i yakından tanımalarına ve Kuran ayetlerini bilmelerine rağmen, Hz. Muhammed (sav)'in hak peygamber olduğuna kalben inanmamışlardır. Ancak kendilerini belli bir süre Müslümanlardan gizlemek ve onların kendilerine sağladığı imkanlardan faydalanmak amacıyla Peygamberimiz (sav)'e karşı yalan söylemekte bir sakınca görmemişlerdir. Bu insanlar sabır gösterme, tevazu, fedakarlık, sadakat, vefa ve benzeri mümin özelliklerini yaşama konusunda da hep geridedirler. Hareketlerinde cahiliye karakteri, alışkanlıkları, tepkileri ve tavırları hakimdir. Örneğin, tevazunun nasıl olması gerektiğini bilmelerine rağmen kibirli, kendi aklını beğenen, yanına yaklaşılıp samimi diyaloğa geçilemeyen bir insan olurlar. Ne şekilde sabır göstermeleri gerektiğini bilmelerine rağmen son derece aceleci, beklemekte zorlanan, taleplerinin hemen gerçekleşmesini isteyen yüzeysel bir kişilik gösterirler. Aynı şekilde tevekküllü ve kaderin işlediğini bilen bir insanın genel halini çok iyi bilmelerine rağmen sürekli bu konuda sorun yaşayan, olayların sonucunu beklemeye dayanamayan, yaşadıklarını hayır gözüyle değerlendirmekte zorlanan bir yapı sergilerler. Hemen paniğe kapılır, şüpheye düşer ve korkarlar. Allah'ın, meydana gelen tüm olaylardaki mutlak kontrolünü kavrayamadıklarını tepkileriyle açık bir şekilde belli ederler. Her konuda vicdana uyarak hareket etmek güzel ahlakın temelidir ve Müslüman özelliğidir. Müslümanların arasındaki pasifist insanlar ise vicdanlarını tam olarak kullanmazlar. Kolaylarına gelen konularda vicdanlarına uyar, nefislerine ağır gelen, çıkarları ile çatışan ya da üşendikleri konularda uymazlar. Örneğin bu insanlar affediciliği, mutedil bir ahlakı anlatabilir, konuyla ilgili ayetleri de söyleyebilirler. Ne var ki böyle bir ahlakın gösterilmesi gereken bir an geldiğinde nefislerine uyarlar. Örneğin vicdanları diğer Müslümanlar gibi canlı olmayı, her konuda tam bir Müslüman şevki içinde yaşamayı söylerken bu insanlar nefislerine uyarak işleri yavaşlatmayı, ağırdan almayı çıkarlarına daha uygun bulurlar. Oysa gerçek bir Müslümanın vicdanı, nefsine daima üstün gelir. Allah bir ayetinde Müslümanların bu ahlak özelliğini şöyle bildirmiştir: İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah'ın rızasını ara(yıp kazan)mak amacıyla nefsini satın alır... (Bakara Suresi, 207) Müslüman öfkesini yener, kindar değildir. Nefsindeki kötülükleri yenmekten de büyük zevk alır. İnsanları affetmekten, bağışlamaktan, onlara karşı hoşgörülü olmaktan hoşlanır. Çünkü Allah Kuran'da Müslümanlara şöyle emretmiştir: Sizden, faziletli ve varlıklı olanlar, yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte eksiltme yapmasınlar, affetsinler ve hoşgörsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nur Suresi, 22) Din ahlakını yaşamakta pasif davrananlar bu konulara da gereken önemi göstermez, nefislerine ters düşen durumlarda bir anda tüm kinlerini ve öfkelerini ortaya dökebilirler. Kimi zaman da olumlu ya da olumsuz hiçbir tepki vermeyerek iyice pasif bir tavır içine girerler. Böylece Müslümanlar için önemli olan konuların kendilerini ilgilendirmediği mesajını vermiş olurlar. Manevi değerlere karşı yapılmış sözlü bir saldırı karşısında dahi haklı bir öfke duymazlar. Amaçları, bu ilgisiz halleriyle, duyarsız, tepkisiz olmanın makbul olduğunu çevrelerindeki zayıf kişilere sinsice hissettirmektir. Bu metodla başka insanları da pasifliğe sürükleyebileceklerini düşünürler. Oysa bu tarz tepkilerin ne anlama geldiğini çok iyi bilen basiret sahibi Müslümanlar, çevrelerinde din ahlakını yaşamak konusunda çekimser kalan, münafık karakterli insanları gördükçe daha dikkatli ve temkinli hareket etmeye başlarlar. Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta da bu insanların güzel ahlak sergilememeye özellikle itina etmeleridir. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu kişiler insaniyeti, fedakarlığı, sadakati, merhameti, sabrı kısaca güzel ahlakı bilmeyen insanlar değillerdir. Aksine bunların her birini çok iyi bilir, sorulduğunda Kuran'da yer alan ayetlerle anlatabilirler. Fakat hem imani zaafiyet içinde oldukları hem de Müslümanlara kendilerince değer vermediklerini vurgulamak için bunları kasten uygulamazlar. Yoksa bu insanlar karşılığında yüklü bir maddi çıkar elde edeceklerini bilseler, gereken her türlü fedakarlığı yaparlar. Kendilerinden istenen ahlakı kusursuz denecek bir şekilde yerine getirirler. Örneğin çıkar elde edecekleri kişi bir şirketin üst düzey yöneticisi ise o kişinin her dediğini eksiksiz yerine getirir, son derece uyumlu bir tavır sergiler, o kişinin her türlü tavrına karşı alttan alan, itaatli ve tevazulu bir tavır içinde olurlar. Bunları yapmaları onların güzel ahlakını göstermez elbette. Aksine gerektiğinde güzel davranmayı bildikleri halde bunu uygulamamaları, bu kişilerin sinsiliğinin açık bir delilidir. Bu kişilerde dikkat çeken bir önemli nokta da -Kuran ahlakından son derece uzak olmalarına rağmen-, nefislerine zor gelen bir durum oluştuğunda, ayetleri Müslümanlara karşı kullanarak kendilerini savunmaya kalkışmalarıdır. Bu durumda karşı tarafa; yaptıklarının kaderde olduğunu, hataları kendi istekleriyle yapmadıklarını, kendilerine karşı mutlak bir hüsn-ü zanla yaklaşılması gerektiği yönünde hatırlatmalar yaparlar. Amaçları karşı tarafın tebliğini engellemek, kişiyi konuşamaz, Kuran'la hatırlatma yapamaz hale getirmektir. Oysa Müslümanlar herşeyin kaderde olduğunu ve Allah'ın izniyle meydana geldiğini zaten bilirler. Ancak dünyadaki imtihanlarının bir gereği olarak olayları görünen şekilleriyle ve Kuran'da verilen ölçüler doğrultusunda değerlendirirler. Bu nedenle Müslümanları pasifize etme amacı taşıyabilecek her türlü tavra ve münafık alametlerine karşı her an dikkatli olmak ve gereken tedbirleri almak durumundadırlar. Allah Kuran'da, "(Sözde) Aciz bırakmak için ayetlerimiz hakkında çaba harcamış olanlar..." (Sebe Suresi, 5) ayetiyle bu kişilerin doğruları perdelemek ve Müslümanların hareket kabiliyetlerini kısıtlayıp onları pasifize etmek amacıyla "acze düşürücü çabalar harcadıklarını" bildirmektedir. Genel ahlakları nedeniyle; yanlarında okunan ayetleri ve bunlara ait açıklamaları -ileride kendilerini temize çıkarmaları gerektiğinde kullanmak amacıyla- dinleyen ve akıllarında tutan söz konusu kişilerin bu şeytani çabaları hiçbir şekilde sonuç vermez. Bu kişilerin, ayetleri kendi çarpık zihniyetleri doğrultusunda yorumlamaya kalkıştıkları bir ayette şöyle haber verilmiştir: Sana Kitab'ı indiren O'dur. Ondan, Kitab'ın anası (temeli) olan bir kısım ayetler muhkem'dir; diğerleri ise müteşabihtir. Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve olmadık yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun tevilini Allah'tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: "Biz ona inandık, tümü Rabbimiz'in katındandır" derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez. (Al-i İmran Suresi, 7) Salih Ameller Yapmak Konusunda Şevksiz ve İsteksiz Olmaları Allah Kuran'da pek çok ayetle salih amellerde bulunmanın önemini bizlere hatırlatmıştır. Bu ayetlerden bazıları şöyledir: Şüphesiz, iman edip salih amellerde bulunanlar; onlar için kesintisiz bir ecir vardır. (Fussilet Suresi, 8) Artık iman edip salih amellerde bulunanlara gelince; Rableri onları Kendi rahmetine sokar. İşte apaçık olan 'büyük mutluluk ve kurtuluş' budur. (Casiye Suresi, 30) İman edip salih amellerde bulunanlar ise; işte onlar da, yaratılmışların en hayırlılarıdır. (Beyyine Suresi, 7) Din ahlakını tam olarak kabullenmeyen insanların en dikkat çeken özelliklerinden biri ise, salih amel konusundaki isteksizlikleri ve ağırlıklarıdır. Allah "Şüphesiz içinizden ağır davrananlar vardır..." (Nisa Suresi, 72) ayetiyle Müslümanlar arasındaki bu tür şahıslara dikkat çekmiştir. Bu insanlar hayırlı işler yapmak konusunda son derece çekimser bir tutum gösterirler. Kendi çıkarları için olmadığı sürece Müslümanların faydasına olacak bir iş yapmaya yanaşmazlar. Allah ayetinde salih amellerde bulunanlar ile çekimser davranan insanlar arasındaki farkı şu şekilde bildirmiştir: Ama iman edenler ve salih amellerde bulunanlar, onlara ecirlerini eksiksiz ödeyecek ve onlara Kendi fazlından ekleyecektir de. Çekimser davrananlar ve büyüklenenler, onları acıklı bir azapla azaplandıracaktır ve kendileri için Allah'tan başka bir (vekil) koruyucu dost ve yardımcı bulamayacaklardır. (Nisa Suresi, 173) Söz konusu insanlar her an müminleri bırakıp, cahiliye yaşantılarına geri dönme kapısını açık bıraktıklarından, yapacakları salih amelleri kendilerince boşa harcanan bir vakit olarak görürler. Eğer çok çalışır ve emek harcarlarsa ileride pişmanlık duyabileceklerini hesaplar ve bu nedenle hizmet konusunda son derece gevşek ve isteksiz olurlar. Allah'a kesin bir bilgiyle inanan bir insan ise Allah'ın hoşnutluğunu, rahmetini ve cennetini kazanmak için elinden gelenin en fazlasını yapmak ister. Bir işi bitirip hemen diğer bir hayırlı işe geçer; olabilecek en süratli, en kapsamlı ve en doğru şekilde dine hizmet eder. Allah'a olan bağlılığını elinden gelen en hayırlı hizmetleri yaşamına sığdırarak göstermek için ciddi bir çaba harcar. Daima İslam'ın, Müslümanların yararına düşünür, tüm insanların barış, dostluk, güven ve huzur içinde yaşamaları için fikirler getirir ve bunları uygular. Bu nedenle gerçek dindarlığın önemli alametlerinden biri Allah rızası için yapılan hizmetlerdeki şevk ve istektir. Ancak kalbinde hastalık olan insanlar, karşılıksız yapacakları hayırlı bir hizmet girişiminde bulunmazlar. Kalplerinde onları karşılıksız hizmete yöneltecek güçte bir Allah sevgisi ve korkusu yoktur. Bu nedenle karşılıksız olarak yorulmak, gerektiğinde uykusuz kalmak, fedakarlıkta bulunmak ağırlarına gider. "Eğer dünyevi bir menfaatim olmayacaksa neden kendimi yorayım" şeklinde sapkınca düşündükleri için üzerlerinde daima bir yavaşlık olur. Maddi kazanç elde etme ihtimali olan işler için gece gündüz uykusuz kalmayı, yorulmayı hatta her türlü fedakarlığı göze alırken, Allah rızası için yapılacak bir hizmeti kendilerince büyük bir yük olarak görür ve yaptıkları her işte müminleri minnet altında bırakmak isterler. Ancak elbette ki bu hiçbir iş yapmazlar anlamına da gelmez. Bu sinsi karakterli insanlar kendilerini çevrelerine dindar gösterecek, dikkat çekmeyecek kadar hizmet eder ve minimum emek sarf ederek hayatlarını sürdürmek isterler. Çoğu zaman da kendilerini belli etmemek için çeşitli entrikalara başvururlar. Hastalık, yeteneksizlik, beceriksizlik, kavrama güçlüğü çekme gibi bahanelerle kendilerini her zaman geride tutarlar. Böylece hayır işlemeyi istediklerine ama beceremediklerine ve zeka olarak da kavrayamadıklarına Müslümanları inandırmaya çalışırlar. Allah bu sinsi mantığı kullanan insanlara, Asr-ı Saadet döneminde yaşayan münafıkların Peygamberimiz (sav) ile birlikte bir savaşa girmekten nasıl kaçındıklarını bildirerek dikkat çekmiştir: Münafıklık yapanları da belirtmesi içindi. Onlara: "Gelin, Allah'ın yolunda savaşın ya da savunma yapın" denildiğinde, "Biz savaşmayı bilseydik elbette sizi izlerdik" dediler. O gün onlar, imandan çok küfre daha yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah, onların gizli tuttuklarını daha iyi bilir. (Al-i İmran Suresi, 167) Münafık karaktere sahip bu insanların cahiliyeye olan sevgileri Allah'a olan sevgilerinden daha güçlüdür. Bu nedenle cahiliye ahlakının yaşandığı ortamlardaki hareketlilikleri, canlılıkları, neşeleri müminlerin arasındayken yerini bıkkınlığa, üşengeçliğe ve ağırlığa bırakır. Bu karakterdeki insanların Allah anıldığı zaman öfke duydukları, Allah'ın anılmadığı ortamlarda ise sevince kapıldıkları bir ayette şöyle bildirilmiştir: Sadece Allah anıldığı zaman, ahirete inanmayanların kalbi öfkeyle kabarır. Oysa O'ndan başkaları anıldığında hemen sevince kapılırlar. (Zümer Suresi, 45) Gerçek dindarlar ise, Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanacak olmanın umudu ve sevinci ile, her anlarında çok şevkli, canlı ve çalışkandırlar. Allah ayetlerde müminlere şöyle buyurmuştur: Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et. Ve yalnızca Rabbine rağbet et. (İnşirah Suresi, 7-8) Allah bir başka ayetinde ise müminlere ".hayırlarda yarışınız..." (Bakara Suresi, 148) diye emreder. Bu ayetlere uyan müminler, bir an dahi boş kalmadan, gün boyunca sürekli olarak hayırlı işlerin peşinde olurlar. Her konuda birbirlerine öncelik tanıyan, asla rekabet içinde olmayan müminler, hayır işlemek ve iyilik yapmak konusunda birbirleriyle yarış içindedirler. Her an bir ecir kazanmak için fırsat kollar, hiçbir zaman üşenmeden, başkasına bırakmadan, ertelemeden önlerine çıkan her salih ameli yerine getirirler. Yorulduklarında ise, bunu dile dahi getirmeden başka bir işle yorulmaya devam ederler. Yaptıklarından dolayı ise hiç kimseyi minnet altında bırakmaz, kimseye iyilik yapıyormuş edasında olmazlar. Aksine Allah'a, Allah'ın rızasına ve rahmetine ve ölmeden önce toplayacakları sevaplara muhtaç olduklarını bilerek, tevazu ve kanaatkarlık içinde, hiç kimseden tek bir teşekkür dahi beklemeden salih amellerde bulunurlar. Görüldüğü gibi din ahlakını benimsemeyen, "Allah'a bir ucundan ibadet eden" (Hac Suresi, 11) insanlar ile, gerçek, samimi müminlerin halleri, tavırları ve dünyaya bakış açıları tamamen birbirinden farklıdır. İlk bakışta her ikisi de Müslümandır, her ikisi de dindar olduğunu, Allah'a ve ahiret gününe iman ettiğini söyler. Ancak Kuran'a göre değerlendiren bir insan için, dinin özünü yaşayan ve kendini tam olarak Allah'a teslim etmiş bir kişiyle, sahte dindarlık gösteren kişi arasındaki fark açıktır.
|