Türkçe Kuran-ı Kerim





Anasayfa > Pasifizm > Pasif İnsanların Özellikleri
Müslümanlar Arasındaki Pasifist İnsanlar
Müslümanların Arasında Yaşayan Pasifist İnsanların Amaçları Nelerdir?
Müslümanları Nasıl Pasifize Etmeye Çalışırlar?
Pasif İnsanların Özellikleri
Kuran'ı Yaşamaya Davet

 

 

PASİF İNSANLARIN ÖZELLİKLERİ

 

Zorluk Dönemlerinde Bahaneler Öne Sürerek Geri Kalmaları

Pasifizm taraftarları İslam'ı ve Müslümanları ilgilendiren konularda geride kalmayı tercih eden insanlardır. Hep dıştan, sinsi bir gözle ses çıkarmadan gelişmeleri izlemeyi tercih ederler. Hiçbir zaman olaylara müdahele eden, zararı ya da tehlikeyi ortadan kaldırmak için akıl kullanan kişiler olmazlar. İslam'ın menfaatini korumaya yönelik bir yaklaşımları olmaz. Bir insanın sonsuz cennet hayatını kaybetmesine, imanını yitirmesine sinsice seyirci kalırlar. Müslümanların faydalı çalışmalarına ve güzel çabalarına şahit oldukları halde kendileri tembelce oturmayı tercih ederler. Uyguladıkları sistem, ya kolay işlere talip olmaktır ya da birtakım aslı olmayan bahaneler ortaya atarak salih amellerden uzak durmaktır. Allah onların cahilce bir uyanıklık içinde izledikleri bu politikalarına karşı Müslümanları uyarır. Onların, Kendi katında, çalışkan, her işi kusursuz denecek bir itina ve çaba ile tamamlayan Müslümanlarla bir olmadıklarını haber verir:

Hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram'ı onarmayı, Allah'a ve ahiret gününe iman eden ve Allah yolunda cehd edenin (çaba harcayanın) (yaptıkları) gibi mi saydınız? (Bunlar) Allah katında bir olmazlar. Allah zulmeden bir topluluğa hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 19)

Mü'minlerden, özür olmaksızın oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd edenler eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cehd edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) va'detmiştir; ancak Allah, cehd edenleri oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılmıştır. (Nisa Suresi, 95)

Müslümanları cahilce yöntemlerle kandıracaklarını uman bu karakterdeki kişiler için elde ettikleri küçük bir çıkarın ya da kazancın önemi çok büyüktür. Onlar biraz daha fazla oturmak, biraz daha az iş yapmak ya da yaptığını biraz daha az zaman harcayarak baştan savma bir şekilde bitirmekle kazançlı olduklarını zannederler. En önemlisi de bu şekilde kendilerince uyanıklık yaptıklarını, kendilerini yormayarak, samimi Müslümanlar gibi dikkat ya da irade sarf etmeyerek en doğru işi yaptıklarını zannederler.

Bu kişilerin asıl amaçları Müslümanlar içinde pasif bir harekete öncülük etmek olduğundan, bu amaçlarına uygun her türlü ahlaki zaafı gösterirler. Örneğin Müslümanlar Kuran ahlakının tebliğ edilmesi, insanların kalplerinin İslam ahlakına ısındırılması için tüm gayretleriyle çalışırlarken, onlar aksine, Müslümanların bu çalışmalarından kaçmanın yollarını ararlar. Bu amaçla akla gelmedik bahaneler ortaya atmakta da bir mahsur görmezler. Allah, Müslümanlarla bu kişiler arasında en belirleyici özelliklerden birinin iki grup arasındaki şu fark olduğunu haber vermektedir:

Allah'a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cehd etmekten (çaba harcamaktan) (kaçınmak için) senden izin istemezler. Allah takva sahiplerini bilendir. Senden, yalnızca Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri kuşkuya kapılıp, kuşkularında kararsızlığa düşenler izin ister. (Tevbe Suresi, 44-45)

Ayetlerden anlaşıldığı gibi bu insanlar Müslümanların harcadığı gibi samimi bir çaba harcamak niyetinde olmadıklarından hemen bahaneler öne sürerek kaçma eğilimi gösterirler. Kuran'da Peygamber Efendimiz (sav) döneminde de yaşamış olan bazı zayıf karakterli kişilerin öne sürdükleri kimi bahaneler şöyle bildirilmektedir:

Allah'ın elçisine muhalif olarak (savaştan) geri kalanlar oturup-kalmalarına sevindiler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmeyi çirkin görerek: " Bu sıcakta (savaşa) çıkmayın " dediler. De ki: "Cehennem ateşinin sıcaklığı daha şiddetlidir." Bir kavrayıp-anlasalardı. (Tevbe Suresi, 81)

"... Onlardan bir topluluk da: " Gerçekten evlerimiz açıktır " diye peygamberden izin istiyordu; oysa onlar(ın evleri) açık değildi. Onlar yalnızca kaçmak istiyorlardı. (Ahzab Suresi, 13)

" Eğer güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte (savaşa) çıkardık ."... (Tevbe Suresi, 42)

Cahiliye yaşamından kopamayan, dünya hayatına duydukları tutkulu bağlılıktan uzaklaşamayan bu insanlar, dünyayı ahirete tercih ettiklerini açık açık ifade edemezler. Bu nedenle niyetlerini, ortaya attıkları çeşitli bahanelerle iman edenlere hissettirirler. Yukarıdaki ayetlerde belirtildiği gibi; kimi bedensel olarak diğer Müslümanlar gibi güçlü ve sağlıklı olmadığı, kimi havanın sıcak olmasının sağlığı için olumsuz etkisi olduğu gibi bahaneler ortaya atarak, kimi de sosyal durumunun İslam ahlakını gereği gibi yaşamasına engel olduğunu, diğer Müslümanlar gibi çaba göstermesini engellediğini öne sürerek kaçar.

Bu kişiler izin isterken öne sürecekleri bahaneyi ve kullandıkları ifadeleri de sinsice seçerler. Öne sürdükleri bahanelerle Müslümanları pasifize edebileceklerini, onların kendilerine hak vereceklerini zannederler. Nitekim Kuran'ı iyi bilmeyen bir insan bu kişilerin izin isterlerken kullandıkları mantıkları ya da ortaya attıkları bahaneleri makul karşılayabilir. Oysa Kuran'da anlatılan münafık karakterini çok iyi tanıyan Müslümanlar, söz konusu kişilerin din ahlakından uzaklaşmak amacıyla kullandıkları bu ifadelerin, onların gerçek niyetlerini ortaya koyduğunun farkındadırlar. Bu esnada Allah'ın adını anarak sözde samimiymiş gibi görünmeye çalışmaları, sürekli yemin etmeleri de Müslümanlar için önemli bir delildir. Çünkü Allah Kuran'da bu yönlerine de dikkat çekmiştir.

Peygamberimiz (sav) döneminde de münafıklar benzer taktiklere başvurmuşlardır. Bu insanlar kendilerince samimi olduklarına Hz. Muhammed (sav)'i inandırarak, O'nun kendilerine hak vermesini sağlamaya çalışmışlardır:

Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı, onlar mutlaka seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi. " Eğer güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte (savaşa) çıkardık ." diye sana Allah adına yemin edecekler. Kendi nefislerini helaka sürüklüyorlar. Allah onların gerçekten yalan söylediklerini biliyor. (Tevbe Suresi, 42)

Münafıklar sana geldikleri zaman: "Biz gerçekten şehadet ederiz ki, sen kesin olarak Allah'ın elçisisin" dediler. Allah da bilir ki sen elbette O'nun elçisisin. Allah, şüphesiz münafıkların yalan söylediklerine şahidlik eder. Onlar, yeminlerini bir siper edinip Allah'ın yolundan alıkoydular . Doğrusu ne kötü şey yapıyorlar. (Münafikun Suresi, 1-2)

Ayetlerden de anlaşıldığı gibi münafık karakterli insanlar, yeminler ve süslü ifadeler kullanarak kendilerini iyi niyetli ve imanlı göstermeye çalışırlar. Ancak Allah, verdiği bu örneklerle onların gerçek niyetlerini tüm Müslümanlara deşifre ederek bildirmektedir.

Sevgi ve Saygı Göstermekte Pasif Olmaları

Pasifist kişilikleriyle Müslümanlar içinde ayrı bir yapı ve kültür oluşturma çabasında olan kişilerin tanınmasında belirleyici olan diğer bir faktör de bu kişilerin iman edenlere karşı mesafeli yaklaşımlarıdır.

İman edenler ahirette sonsuza kadar birarada yaşamanın umudu içinde olan insanlardır. Onların bu heyecanları henüz dünyadayken ruhlarını sarar. Onları birbirlerine kenetler. Allah müminlerin, "birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağladıklarını" (Saf Suresi, 4) bildirerek, iman edenler arasındaki yakınlık, samimiyet ve dostluğa dikkat çekmiştir. Allah Müslümanlar arasındaki bu güçlü bağı Kuran'da şöyle ifade etmektedir:

Mü'minler ancak kardeştirler... (Hucurat Suresi, 10)

Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız... (Al-i İmran Suresi, 103)

Müslümanların arasındaki bu derin ve Allah'a imana dayalı güçlü bağ, beraberinde birbirlerine yoğun bağlılık, sevgi ve saygıyı getirir. Ancak Müslümanlar arasındaki sevgi ve saygı cahiliye insanlarında görülen geçici ve güçsüz temellere dayalı sevgi gibi değildir. Yaşanılan sevgi, tümüyle Allah'a olan derin sevgi ve korkuya dayalı son derece güçlü bir histir. Müslümanlar Allah'a olan iman ve sadakatlerinden kaynaklanan bir sevgiyle birbirlerini severler. Karşılarındaki kişilerde gördükleri iman alametleri ne kadar güçlüyse o kişilere olan güvenleri, sevgi ve saygıları da o derece güçlü olur.

Allah Kuran'da sevgi duyarlılığına sahip olmayı üstün bir meziyet olarak bildirir:

Katımızdan ona bir sevgi duyarlılığı ve temizlik (de verdik). (Meryem Suresi, 13)

Ancak karşısındaki insanlara iman gözüyle bakmayan, Müslümanların Allah'ın rızasını kazanmak için gösterdikleri samimi gayreti değerlendirmekten yoksun olan kişiler, onlara karşı sevgi ya da bağlılık hissetmezler. Bu tarz insanlar maddi çıkar elde edemedikleri bir insana bağlanmayı akılcı bulmazlar.

Bu kişiler yalanlarıyla sevgisizliklerini ne kadar perdelemeye, gizlemeye çalışsalar da soğuk ve sevgisiz bakışları ve Müslümanlarla samimi diyalog kuramamaları ile asıl niyetlerini göstermiş olurlar. Özellikle kişiliklerinde baskın olan soğuk, duyarsız ve insanlardan uzak yapı, bu insanların gerçek karakterleri hakkında Müslümanlara ciddi alametler vermektedir. Müslümanların genelinde hakim olan sıcak, sevecen, samimi dostluk yerine, bu kişilerde soğuk, ters, uzak ve farklı bir kişilik hakimdir. Sevgi ifade etme yeteneklerinin olmamasından dolayı normal insanların gözlerinde oluşan sevgiyi ifade eden sıcak ve dostane anlam bu kişilerde oluşmaz. Aksine kurnaz, bilgiç, resmi, anlamsız, soğuk ve esrarengiz bakışlarıyla Müslümanları izlerler. Hz. Muhammed (sav) zamanında yaşayan bazı kimselerin, Kuran'ı dinlerken Peygamber Efendimize yönelttikleri bakışları bu durumun örneklerindendir. Rabbimiz, bu ahlaktaki kişilerin bakışlarına şöyle dikkat çekmiştir:

O inkar edenler, zikri (Kur'an'ı) işittikleri zaman, seni neredeyse gözleriyle devireceklerd i. "O, gerçekten bir delidir" diyorlar. Oysa o (Kur'an), alemlere bir zikr (öğüt, hatırlatma, hüküm ve üstün bir şeref)den başka bir şey değildir. (Kalem Suresi, 51-52)

Genel anlamda bakıldığında Müslümanların hiçbiriyle samimi bir ilişki kuramadıkları, yakın diyebilecekleri bir dostlarının olmadığı görülür. Bu kişilerin kurdukları dostluklar daha sonraki sayfalarda üzerinde duracağımız gibi, kendileri gibi zayıf buldukları kişileri taraftarları haline getirerek pasifize etmek amaçlıdır. Allah kalbinde hastalık olan insanların birbirlerini tanıyıp kolladıklarına ve birbirlerine yakınlık gösterdiklerine ayetlerde şöyle dikkat çekmektedir:

Yanlarına vardıkları zaman, birbirlerine kaş-göz ederlerdi. Kendi yakınlarına döndükleri zaman neşeyle dönerlerdi. (Mutaffifin Suresi, 30-31)

Salih Müslümanların Kuran'a dayalı olan ahlak anlayışlarında sevginin, samimiyetin ahirete yönelik güçlü bir dostluğun son derece önemli yeri vardır. Müslümanlar samimi bir insanı güzel bakışlarından, sevgi duyarlılığından ve yakınlığından tespit edebilirler. Bu ölçülerin dışındaki insanlara; yani yukarıda saydığımız şekilde soğuk, mesafeli, sevgisini hissettirmeyen bir kişilik sergileyenlere ise haklı olarak kuşkuyla bakarlar. Onların bu mesafeli tavırlarının altında din ahlakına ve Müslümanlara karşı besledikleri buğz ve kin olduğundan şüphelenirler. Allah Müslümanlara, bu kişilere güvenip onları sırdaş edinmemelerini emreder ve içlerinde yaşadıkları hainliğin dışa yansıttıklarından çok daha büyük olduğunu haber verir:

Ey iman edenler, sizden olmayanları sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük ve zarar vermeye çalışıyor, size zorlu bir sıkıntı verecek şeyden hoşlanırlar. Buğz (ve düşmanlıkları) ağızlarından dışa vurmuştur, sinelerinin gizli tuttukları ise, daha büyüktür. Size ayetlerimizi açıkladık; belki akıl erdirirsiniz. (Al-i İmran Suresi, 118)

Allah'ı Anmamaları

Müslümanların en önemli özelliklerinden biri sürekli olarak Allah'ı anmalarıdır. Onlar konuşmalarında daima Allah'ı över, O'nu en içten bir saygıyla yüceltirler. Müslümanlar arasında pasifizmi yaymaya çalışan kişiler ise Allah'ı olabildiğince az anarlar. Hatta Allah'ın anıldığı ortamlardan mümkün olduğunca uzaklaşmaya çalışırlar. Bir ayette şöyle buyurulmuştur:

Ve onların kalpleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen Kur'an'da sadece Rabbini "bir ve tek" (İlah olarak) andığın zaman, 'nefretle kaçar vaziyette' gerisin geriye giderler. (İsra Suresi, 46)

Allah'ın ayette bildirdiği gibi şeytan bu insanları sarıp-kuşatmıştır ve onlara Allah'ın zikrini unutturmuştur. (Mücadele Suresi, 19) Yeme, içme, giyim kuşam, müzik, spor gibi konularda son derece neşeli ve coşkulu konuşmalar yapan bu insanlar, Allah'ın anıldığı sohbetlerde aynı canlılık ve şevk içinde olmazlar. Son derece durgun ve tutuk bir üslup kullanırlar. Fakat tamamen suskun kalmaktan da çekindiklerinden olabildiğince ezbere konuşmalar yapar, konuyu bir an önce başka yönlere çekerek değiştirmeye çalışırlar. Bu insanların samimi olarak Allah'ın Zatı'nı övdüklerini, yüceliğini anlattıklarını duymak neredeyse mümkün değildir. Konuşmaları Müslümanlardan farklı olarak samimiyetten uzak, yapmacık bir üslupla dini konular üzerine kendilerince felsefe yapmaya (İslam dinini tenzih ederiz) yöneliktir. Allah'ın ismini zikretmekten, imani konuları, güzel ahlakı konuşmaktan bilinçli olarak kaçınırlar. Çünkü kalben tam olarak benimsemedikleri bir inancı savunmak ve anlatmak gururlarına ağır gelir. Bu nedenle de Allah'ı anarken çoğu zaman hafızalarında saklı kalan bilgileri, başkalarından duydukları belli kalıplarla dile getirir, samimi bir konuşma yapamazlar.

Müslümanların ise kalplerinde ve düşüncelerinde sürekli Allah olduğu için dile getirdikleri düşünceleri de hep samimi kanaatleridir. Allah Kuran'da müminlerin bu düşünce şekillerini, "Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191) ayetiyle haber verir. Bir başka ayetinde ise Allah, müminlerin kalplerinin ancak Allah'ı anarak tatmin olduğunu bildirmektedir:

Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur. (Rad Suresi, 28)

Müslümanların Allah'a olan sevgisi, pasifizmi savunan insanların ticarete, eşlerine, dostlarına, ailelerine ya da herhangi bir konuya duydukları düşkünlük ve sevgiyle kıyas edilemeyecek kadar büyüktür. Bu yüzden de düşüncelerinde ve dillerinde sürekli Allah'ın zikri vardır. Allah bir ayetinde gerçek dindarların Allah'a duydukları sevginin gücünü şu şekilde bildirmektedir:

İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eş ve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür... (Bakara Suresi, 165)

Gerçek dindarların aksine pasifist bir karakter sergileyen kişiler, kendileri Allah'ı anmaktan uzak oldukları gibi başkalarını da alıkoymaya çalışırlar. Allah, "Allah'ın mescidlerinde O'nun isminin anılmasını engelleyen ve bunların yıkılmasına çaba harcayandan daha zalim kim olabilir?..." (Bakara Suresi, 114) ayetiyle söz konusu insanların bu yönlerine Kuran'da dikkat çeker.

Bu kişiler Allah'ın "... sen onları, sözlerin söyleniş tarzından da tanırsın" (Muhammed Suresi, 30) ayetinde bildirdiği gibi Müslümanlardan tamamen farklı olan konuşma üslupları ile tanınırlar. Kullandıkları tarz, onların Müslüman ahlakında olmadığı hissini verir. Müslümanların asla tenezzül etmeyecekleri, basit şeylere fazlasıyla değer verdiği hissi uyandıran, olayların Allah'ın kontrolünde olduğunu unutmuş bir insanın kullanabileceği bir konuşma tarzları vardır. Birkaç kitap ya da gazete okuyarak elde ettikleri bilgileri karşı tarafa süslü cümleleriyle, imani sıcaklık ve tevazudan uzak soğuk ve entel üsluplarıyla anlatırlar. Onlar bunu Müslümanlara karşı bir "sükse yapma" vesilesi ya da bir üstünlük olarak görseler de bunların hiçbiri kalplerinde, bekledikleri rahatlamayı ve huzuru sağlamaz. Onların vicdanlarındaki derin baskıyı ve sıkıntıyı kaldırmaz. Aksine sürekli huzursuz ve korku içinde yaşamalarına neden olur.

 

1 - 2 - 3 - 4