Türkçe Kuran-ı Kerim





Anasayfa > Adamlık Dini > Adamlık Dininde İslam Anlayışı
Adam Olmak Nedir?
Adamlık Dininin Ortak Özellikleri
Liseli Psikolojisi
Flört Psikolojisi
Yaşlılık Psikolojisi
Evlilik Psikolojisi
Kadınlık Psikolojisi
İş Psikolojisi
Adamlık Dinine Göre İslam Anlayışı
Çözüm

 

 

ADAMLIK DİNİNDE İSLAM ANLAYIŞI

 

Bunun yanı sıra, adamlık dini mensupları, kendi çarpık mantıklarına göre bazı ibadetler üretirler ve bunları yapmakla cennete gideceklerini sanırlar. Bu dinin mensuplarının ağzından "çalışmak da ibadettir" sözünü sık sık duymak mümkündür. Bu mantıktan hareket ederek de kendi mesleklerinin de birer ibadet olduğunu söylerler. Bu mantığa göre, meslekleriyle "dine hizmet ettikleri"ne göre, ayrıca Kuran'ın hükümlerini yerine getirmelerine gerek yoktur. Bunu söyleyen kimi zaman memur, kimi zaman berber, kimi zaman doktor, kimi zaman tüccar, kimi zamansa terzidir. Hepsi de insanlara meslekleriyle yardımcı olduklarını, bunun da en büyük ibadet olduğunu düşünürler. Oysa bu büyük bir yanılgıdır.

Bu kişiler, kendilerine en iyi parayı, en iyi mevkiyi, en iyi şöhreti getirecek olan ya da kolaylarına gelen işi ve hayat tarzını seçmişlerdir ve sonra da yaptıkları bu işle dine en iyi hizmeti verdiklerini iddia ederler. İbadet, Allah'a kulluk etmek demektir. İnsanlara yapılan bir yardım ise, ancak gerçekten Allah'ın rızası aranarak yapılmışsa ibadet olur. Ancak bir insan, Kuran ahlakını yaşamayıp, sonra da "ben şu insana yardım ediyorum, şunu tedavi ediyorum, bu ibadettir" diyemez. Eğer ibadet yapmak, yani Allah'a kulluk etmek istiyorsa, kişi Allah'ın farz kıldığı hükümleri eksiksiz olarak yerine getirmek için çalışmalıdır.

Tevbe Suresi'ndeki bazı ayetler bu konuyu en iyi biçimde açıklar. Ayetlerde, Peygamberimiz (sav) döneminde Mekke'deki müşriklerin Kabe'yi onarma ve hac için Kabe'ye gelenlere su verme adetinden söz edilmekte ve müşriklerin yaptığı bu hareketin, olumlu bir hareket de olsa, ibadet sayılmayacağı bildirilmektedir. Çünkü ibadet, biraz önce de belirttiğimiz gibi, Allah'a kulluk etme demektir. Oysa müşrikler Allah rızası için değil, gösteriş için ve bir de örf ve adet gereği bu işi yapmaktadırlar:

Şirk koşanların, kendi inkarlarına bizzat kendileri şahidler iken, Allah'ın mescidlerini onarmalarına (hak ve yetkileri) yoktur. İşte bunlar, yaptıkları boşa gitmiş olanlardır. Ve bunlar ateşte süresiz kalacak olanlardır. (Tevbe Suresi, 17)

Hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram'ı onarmayı, Allah'a ve ahiret gününe iman eden ve Allah yolunda cihad edenin (yaptıkları) gibi mi saydınız? (Bunlar) Allah Katında bir olmazlar. Allah zulmeden bir topluluğa hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 19)

Adamlık dininin ürettiği çarpık İslam anlayışının çeşitleri saymakla bitmez. Bu dinin bazı mensupları da, tuttukları yolun doğruluğundan emin olur ve "Allah beni seviyor, sevmeseydi bu evi, aileyi, malı , mülkü, verir miydi? Şimdiye kadar Allah'tan ne istedimse oldu" şeklinde ifadelerle kendilerine olan güvenlerini ifade ederler. Bu tür düşüncelerle kendilerini temize çıkarmaya çalışırken, aşağıdaki ayetlerin hükmüne girebileceklerinin farkında değildirler:

Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklarla Biz onların hayırlarına koşuyoruz (veya yardım ediyoruz)? Hayır, onlar şuurunda değiller. (Müminun Suresi, 55-56)

Bir başka ayette, olayın gerçek mahiyeti şöyle açıklanır:

Şu halde onların malları ve çocukları seni imrendirmesin; Allah bunlarla ancak onları dünya hayatında azaplandırmak ve canlarının inkar içindeyken zorlukla çıkmasını ister. (Tevbe Suresi, 55)

Kimsenin kendisinde bir ayrıcalık görmeye hakkı yoktur. Bir insan ancak Allah'a itaat ediyor, O'nun hükümlerine elinden geldiğince uyuyor, günahlarından dolayı Allah'tan bağışlanma diliyorsa, Allah Katında bir kurtuluş ve mutluluk umabilir. Allah'a isyan etmiş, O'nun hükümlerine bile bile yüz çevirmiş, O'ndan başka ilahlar edinmiş kimselerin kendilerini "evliya" gibi göstermeye çalışmaları ise büyük bir samimiyetsizliktir. Nitekim Allah Kuran'da, benzer bir iddiayı öne süren Yahudilerle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

De ki: "Ey Yahudi olanlar, eğer siz, (bütün) insanlardan ayrı olarak yalnızca sizlerin gerçekten Allah'ın velileri (dost ve sevgili kulları) olduğunuzu öne sürüyorsanız, şu halde ölümü temenni edin; eğer doğru sözlü iseniz (bunu çekinmeden yapın)." Oysa onlar, ellerinin öne takdim ettikleri dolayısıyla bunu hiçbir zaman temenni edemezler. Allah, zalimleri bilendir. (Cuma Suresi, 6-7)

Adamlık dini mensuplarının Müslümanlık anlayışında ancak sözlü ibadet vardır. Müslümanlara destek olmanın, Allah için yaşamanın, 5 vakit namaz kılmanın, Kuran'ı okumanın gerekliliğinden sık sık bahsedilir, ama bu gerekler yerine getirilmez. Zaten adamlık dininde Kuran ahlakının nereye kadar yaşanacağı ve sınırları Kuran'dan farklı olarak belirlenmiştir. "Din de yaşanır, ama bir yere kadar, herşeyin bir sınırı vardır. Abartmamak gerekir, hiçbir şeyin fazlası iyi değildir" gibi cümleler bu kişilerin ağzından sık sık duyulur.

Dinin "fazlası"ndan kastettikleri, din adına yapılacak herhangi bir fedakarlıktır. Bu kişiler, Müslümanların tarafında bilinmemek, onlarla adlarının anılmaması, Allah için herhangi bir çabanın içine girmemek, malını ve canını Allah yolunda kullanmamak ya da bunu kendi çıkarlarına ters düşmeyecek yere kadar yapmak konusunda çok titizdirler. Kuran'da, dinin yalnızca çıkarlarına ters düşmeyen yönlerini uygulayanlar şöyle tarif edilir:

İnsanlardan kimi, Allah'a bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir. O, dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır. (Hac Suresi, 11)

Kuran'da tarif edilen Müslümanlık ise Allah'ın rızasını ve sevgisini bütün şahsi çıkarların üstünde tutan, sadece ahiretten beklentisi olan, ciddi bir çaba gerektiren ve Allah'a karşı dürüst olunan bir Müslümanlıktır.

Buna karşın adamlık dininde çıkarlar çoğunlukla her türlü inancın, dostluğun, sevginin üzerindedir. Bu nedenledir ki adamlık dini mensupları müminleri açıkça desteklemekten korkarlar. İtibar kaybı korkusuyla inançlarını dürüstçe yaşayamazlar. Doğru bildiklerini her zaman savunamazlar. Onlar için, içinde bulundukları toplumun düşünceleri, işleri, arkadaşları ya da malları, Allah'tan ve O'nun rızasından daha önemlidir. Kuran'da, bu durumda olan insanlar için şu hüküm verilir:

De ki: " Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah'tan, O'nun Resulünden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 24)

Ayette adamlık dininin yücelttiği birtakım temel değer yargıları sayılmakta ve bu değer yargılarını İslami değer yargılarından üstün tutmanın "fasık" (yoldan çıkmış, Allah'a isyan etmiş) bir topluluğun özelliği olduğu anlatılmaktadır. Bu fasıklar topluluğunun sahip olduğu hatalı sevgi anlayışı da bu değer yargıları arasında yer alır. Adamlık dininde toplum ve insan sevgisi çoğu zaman Allah sevgisinin önünde gelir. "İnsanların rızası" Allah'ın rızasının önünde tutulur. Bu durum, Kuran'da "şirk", yani Allah'tan başkasını ilah edinmek olarak açıklanmaktadır:

İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını eş ve ortak tutanlar (şirk koşanlar) vardır ki, onlar (bu eş ve ortakları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgisi ise daha güçlüdür... (Bakara Suresi, 165)

Ancak bu kimseler şirkin yalnızca tahtadan, alçıdan putlara tapmaktan ibaret olduğunu sandıkları için, kendilerini bundan tamamen uzak görürler ve bu sıfatı kesinlikle üzerlerine almazlar. İçinde bulundukları sistemin şirk sistemi olduğu kendilerine söylendiğinde ise, büyük bir kızgınlık duyarlar. Ancak şirk (ortak) koşanlar her ne kadar kendilerini temize çıkartmaya çalışsalar da Allah'ın hükmü kesindir, Kuran'da, "Hiç şüphesiz, Allah, Kendisi'ne şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır." (Nisa Suresi, 116) ayetiyle müşriklerin konumları bildirilmiştir.

Adamlık dininin "kitabı" ise, atalardan gelen kültürün ve toplumun o günkü şartlarının oluşturduğu kurallar bütünüdür. Bu nedenle Kuran, "yol gösterici" olarak kabul edilmez. Bu dinde Kuran'ın yeri, süslü bir beze sarılı olarak evde konulabilecek en yüksek yerdir. O'na kimse dokunamaz. Oysa bu ancak, usta ve sinsi bir şeytani yöntemle Kuran'ın insan hayatından uzaklaştırılması demek olan büyük bir olaydır. Allah, kıyamet günü bu insanlardan şikayetçi olacak olan elçisinin sözleriyle bu durumu şöyle bildirir:

Ve elçi dedi ki: "Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur'an'ı terk edilmiş (bir kitap) olarak bıraktılar."(Furkan Suresi, 30)

Bundan sonra, toplumun prensipleri, aile gelenekleri, yetiştiriliş biçimi, kulaktan dolma dini bilgiler, büyüklerin sözleri, ataların mirası gibi Allah'tan başka batıl "Rab"lerin koyduğu ölçülere göre yaşanır. Oysa Allah, Kuran dışı bir sistemi kendilerine rehber edinenlere ve buna rağmen kendilerini hala Müslüman sananlara şöyle hitap eder:

Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz? Yoksa (elinizde) ders okumakta olduğunuz bir kitap mı var? İçinde, neyi seçip-beğenirseniz, mutlaka sizin olacak diye. Yoksa sizin için üzerimizde kıyamete kadar sürüp gidecek bir yemin mi var ki siz ne hüküm verirseniz o, mutlaka sizin kalacak, diye. (Kalem Suresi, 36-39)

Adamlık dini mensupları, Allah'ın seçtiği din yerine kendi istek ve tutkularını, atalarından gelen kültürü ya da içinde bulundukları toplumu yol gösterici kabul etmiş ve sapmışlardır. Bu şekilde, kendilerine Allah'ın bir rahmeti sonucu gönderilen en mükemmel ve tek kurtuluş ümidi olan hak dini, az ve çok kısa sürelik bir dünya menfaati karşılığında satmış olurlar. Bunun ne kötü bir alış veriş olduğu Kuran'da şöyle belirtilir:

İşte bunlar, ahireti verip dünya hayatını satın alanlardır; bundan dolayı azapları hafifletilmez ve kendilerine yardım edilmez. (Bakara Suresi, 86)

İşte bunlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almışlardır; fakat bu alış verişleri bir yarar sağlamamış; hidayeti de bulmamışlardır. (Bakara Suresi, 16)

Batıl Dinden Kopup-Ayrılabilmek

Allah'ın dinine (İslam'a) giren bir kişinin temel vasfı, yalnızca Allah'ı Rab edinmesidir. Allah'ı Rab edindiğine göre, O'ndan başka hiçbir varlığı yol gösterici olarak kabul edemez. Tüm yaşamını Allah'ın gösterdiği şekilde, yani O'nun "... muttakiler için yol gösterici olan..." (Bakara Suresi, 2) kitabına, Kuran'a göre düzenleyecektir. Bu durumda, başka bir ahlak sistemini benimsemesi söz konusu olamaz.

Dolayısıyla iman eden bir insan Kuran ahlakının tam tersi olan bir ahlaki sisteme bağlı olmaz. Hem Müslüman olup, hem de atalarından gelen din-dışı geleneklerin takipçiliğini yapmaz. Kendi başına bir "hayat felsefesi" de üretmez. O yalnızca Müslümandır; başka bir ismi olmaz. Ona bu ismi Allah vermiştir. Kuran'da bu konu şöyle bildirilir:

Allah adına gerektiği gibi cehd edin (çaba harcayın). O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim'in dini(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur'an'da) da sizi "Müslümanlar" olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın, sizin Mevlanız O'dur. İşte, ne güzel Mevla ve ne güzel yardımcı. (Hac Suresi, 78)

Kuran'ın farklı surelerinde içinde bulundukları toplumun batıl dininden tümüyle kopup ayrılan ve katıksız olarak Allah'ın dinine yönelen müminlerden söz edilir. İçinde bulundukları toplumun batıl dinini kabul etmedikleri için ölüm tehlikesiyle karşılaşan ve güvenlik için mağaraya sığınan "Ashab-ı Kehf" (mağara ehli) bunlardan biridir. Kuran'da, Kehf Ehli'nin durumu şöyle bildirilir:

Sen, yoksa Kehf ve Rakim Ehli'ni Bizim şaşılacak ayetlerimizden mi sandın? (Kehf Suresi, 9)

Biz sana onların haberlerini bir gerçek (olay) olarak aktarıyoruz. Gerçekten onlar Rablerine iman etmiş gençlerdi ve Biz de onların hidayetlerini artırmıştık. Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) raptetmiştik; (Krala karşı) Kıyam ettiklerinde demişlerdi ki: "Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbi'dir; İlah olarak biz O'ndan başkasına kesinlikle tapmayız, ( eğer tersini) söyleyecek olursak, andolsun, gerçeğin dışına çıkarız. Şunlar, bizim kavmimizdir; O'ndan başkasını ilahlar edindiler, onlara apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Öyleyse Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir?" (İçlerinden biri demişti ki:) "Madem ki siz onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından kopup-ayrıldınız, o halde, (dağlara çekilip) mağaraya sığının da Rabbiniz size rahmetinden (bolca bir miktarını) yaysın ve işinizden size bir yarar kolaylaştırsın." (Kehf Suresi, 13-16)

Ayetlerden anlaşıldığı üzere, Allah'ın dinine teslim olan bir mümin, batıl dine mensup olan insanlardan tam anlamıyla uzaklaşmalı, ayrılmalıdır. Bu, mutlaka fiziki bir ayrılık anlamına gelmez. (Ashab-ı Kehf, karşı taraftan gelen saldırı nedeniyle fiziksel olarak ayrılarak mağaraya girmiştir.) Müminler, özellikle zihinsel yönden, batıl dine mensup kişilerden kopmalıdır. Hz. Yusuf buna örnektir. Mısır'da kendisine atılan bir iftira yüzünden zindana girmiş olduğu dönemde zihinsel olarak inkarcılardan tamamen kopup ayrılmış durumdadır. Zindanda kendisine soru soran kimselerle şöyle konuşur:

"... Doğrusu ben, Allah'a iman etmeyen, ahireti de tanımayanların ta kendileri olan bir topluluğun dinini terk ettim. Atalarım İbrahim'in, İshak'ın ve Yakub'un dinine uydum. Allah'a hiçbir şeyle şirk koşmamız bizim için olacak şey değil. Bu, bize ve insanlara Allah'ın lütuf ve ihsanındandır, ancak insanların çoğu şükretmezler. Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir sürü) Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı? Sizin Allah'tan başka taptıklarınız, Allah'ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah'ındır. O, Kendisi'nden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler." (Yusuf Suresi, 37-40)

Bir başka ayette ise Hz. İbrahim ve onunla birlikte iman eden müminlerin batıl dine mensup olan toplumdan kopup-ayrılmaları örnek gösterilir:

İbrahim ve onunla birlikte olanlarda size güzel bir örnek vardır. Hani kendi kavimlerine demişlerdi ki: "Biz, sizlerden ve Allah'ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız. Sizi (artık) tanımayıp-inkar ettik. Sizinle aramızda, siz Allah'a bir olarak iman edinceye kadar ebedi bir düşmanlık ve bir kin baş göstermiştir..." (Mümtehine Suresi, 4)

Kafirun Suresi ise müminlerle batıl din mensupları arasındaki ayrımın bir başka ifadesidir:

De ki: "Ey kafirler. Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma siz tapacak değilsiniz. Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana." (Kafirun Suresi, 1-6)

Mümin, batıl din mensuplarıyla kendisi arasındaki ayrımı kesinlikle son derece titiz bir biçimde yapmalıdır. İnkar edenlerin dininin hiçbir yönü, örneğin değer yargıları, ahlak kuralları, davranış kalıpları, diyalog şekilleri vs. müminler tarafından benimsenip uygulanmamalıdır. Mümin, batıl dindeki tavırları değil, Kuran'da tarif edilen tavırları göstermekle yükümlüdür. Çünkü Kuran'da müminlerin asaletine, ahlakına ve inancına en yakışan yürüyüş şekli ve hatta ses tonu tarif edilmektedir. Allah ayetlerde şöyle buyurur:

"İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. Yürüyüşünde orta bir yol tut, sesinden de (yüksek perdeleri) eksilt. Çünkü, seslerin en çirkin olanı gerçekten eşeklerin sesidir." (Lokman Suresi, 18-19)

Ancak burada bir noktaya dikkat etmek gerekir: Batıl dinler, farklı farklıdırlar ve çok azı, Marksizm örneğinde olduğu gibi, Allah'ı inkar ettiğini açıkça söyler. Buna karşın, Kuran'dan öğrendiğimize göre, batıl dinlerin mensuplarının önemli bir bölümü, Allah'a inandıklarını, O'na itaat ettiklerini söylemektedirler. Ancak bu samimiyetsiz bir iddiadır ve gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Yaşadıkları hayat ve benimsedikleri ahlak anlayışı bu iddialarına ters düşmektedir. Bir ayette batıl din mensuplarının söz konusu iddialarına şöyle örnek verilir:

Haberin olsun; halis (katıksız) olan din yalnızca Allah'ındır. O'ndan başka veliler edinenler (şöyle derler:) "Biz, bunlara bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz." Elbette Allah, kendi aralarında hakkında ihtilaf ettikleri şeylerden hüküm verecektir. Gerçekten Allah, yalancı, kafir olan kimseyi hidayete erdirmez. (Zümer Suresi, 3)

Başka ayetlerde ise, batıl din mensuplarının kendilerine sorulduğu zaman, Allah'ın varlığını ve kudretini kabul ettikleri, ancak sözde kabul ettikleri bu gerçeğin anlamını kavrayamadıkları ve O'ndan korkmadıkları haber verilir:

De ki: "Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren kimdir? Onlar: "Allah" diyeceklerdir. Öyleyse de ki: "Peki siz yine de korkup-sakınmayacak mısınız?" İşte bu, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah'tır. Öyleyse haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Peki, nasıl hâlâ çevriliyorsunuz? Böylece Rabbinin sözü o fasık kimseler üzerinde (şöyle) gerçekleşmiştir ki: "Onlar şüphesiz iman etmezler." (Yunus Suresi, 31-33)

Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim emre amade kıldı?" diye soracak olursan, şüphesiz: "Allah" diyecekler. Şu halde nasıl oluyor da çevriliyorlar? (Ankebut Suresi, 61)

Bu nedenle, batıl dinleri teşhis ederken dikkatli olmak gerekir. Batıl dinlerin mensupları, Kuran'ın da sadece "çıkarlarına ters düşmeyen kısmını" kabul ediyor olabilirler. Ama dediğimiz gibi, kabul ettikleri, Kuran'ın yalnızca bir kısmıdır ve Allah'ın hükmüne göre, Kuran'ın bir kısmına iman edip, bir kısmını inkar etmek inkardır:

... Yoksa siz, Kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkar mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların dünya hayatındaki cezası aşağılık olmaktan başka değildir; kıyamet gününde de azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir. (Bakara Suresi, 85)

Allah bir ayette müminlere şöyle buyurmaktadır:

... Bugün inkara sapanlar, sizin dininizden (dininizi yıkmaktan) umut kesmişlerdir. Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçip-beğendim... (Maide Suresi, 3)

Allah bizlere din olarak İslam'ı seçmiştir. Tek doğru yol odur ve ondan başka her yol (her din) batıldır. Hepimiz nasıl düşünmemiz, nasıl davranmamız, nasıl konuşmamız, nasıl yaşamamız gerektiğini Allah'ın dininden öğrenmekle yükümlüyüz.

Bu nedenle Müslümana düşen, karşı karşıya olduğu toplumun durumunu Kuran'ın kıstaslarıyla tahlil etmek ve ona göre davranmaktır. Eğer içinde bulunduğumuz toplumun üyeleri, kendilerine Rab olarak Allah'ı değil de, birbirlerini ya da atalarını kabul etmişlerse, kendilerine yol gösterici olarak Allah'ın kitabını değil de başka kaynakları belirlemişlerse, Allah'ı unutmuş, O'nun hükümlerinden yüz çevirmiş olurlar.

 

1 - 2